Karar gazetesi yazarlarından Ahmet Taşgetiren geçen cuma günkü yazısında, Yassıada’da Adnan Menderes ve arkadaşlarının yargılanmasıyla bugün Silivri’de görülen İBB davası arasında benzerlik kurdu. “Benzeri bir siyasi yargılama şimdilerde Silivri’de gerçekleşiyor” dedi.(*)
Menderes demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş bir başbakandı. 27 Mayıs 1960’ta, alçakça, bir askerî darbe ile devrildi. Ardından, normal anayasal düzenin ve tabii hâkim ilkesinin dışına çıkılarak kurulan Yüksek Adalet Divanı tarafından yargılandı. Yani Yassıada yargılamaları tabii hâkim ilkesini ve hâkimlerin bağımsızlığı şartını ihlal etti.
Yassıada’nın özü şuydu: Önce askerî darbeyle siyasi iktidarı devir, sonra devirdiğin siyasi aktörleri özel mahkemede yargıla, ardından verilen cezaları “hukuk” diye sun! Bu yüzden, Yassıada, bir adalet tecrübesi değil, hukukun siyasi intikama alet edilmesinin simgesidir. Nitekim, 2020’de çıkarılan düzenlemeyle Yassıada kararlarının hukuki dayanağını oluşturan hükümler yürürlükten kaldırıldı; Meclis tartışmalarında bu yargılamaların hukuk devletiyle bağdaşmadığı açıkça dile getirildi.
Silivri’deki dosya bu acı vakanın neresine ve nasıl benziyor? Ekrem İmamoğlu dosyasında 2025 sonunda hazırlanmış kapsamlı bir iddianame var. Dava, “yolsuzluk” ve “örgüt şefi olma” iddiaları çerçevesinde ilerliyor. Bu dava hakkında farklı siyasi kanaatler olabilir. Soruşturmanın zamanlaması, kapsamı veya siyasi etkileri elbette tartışılabilir. Fakat ortada bir askerî darbe yok. Devrilmiş bir anayasal düzen yok. Sanıkları yargılamak için sonradan kurulmuş özel bir mahkeme ve vakadan sonra görevlendirilmiş hâkimler yok. Bu nedenle Yassıada ile Silivri’yi aynı kefeye koymak, tamamen farklı iki hukuki ve siyasi kategoriyi zorlayarak birbirine benzetmektir...
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bir kişi hakkında dava açılması, otomatik olarak “darbe yargılaması” yapmak anlamına gelmez. Hele hele yolsuzluk iddialarını ihtiva eden geniş bir soruşturma dosyası söz konusuysa, yapılması gereken şey, mahkeme sürecini izlemek, delilleri tartışmak ve masumiyet karinesini korumaktır. Kimse mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilemez. Ama, aynı şekilde, hakkında ağır isnatlar bulunan bir dosyayı sırf siyasi sempatiler sebebiyle Yassıada mağduriyetiyle eşitlemek de doğru olmaz. Bugün İmamoğlu hakkında kamuya yansıyan tablo, bir darbe mahkemesinin önüne atılmış meşru başbakan tablosu değil; ciddi yolsuzluk isnatlarıyla yürüyen bir ceza davası tablosudur...
İşte tam bu yüzden Taşgetiren’in benzetmesi sadece yanlış değil, aynı zamanda sakıncalıdır! Çünkü Yassıada, Türkiye’nin demokrasi tarihindeki en büyük yüz karalarından biridir. Menderes ve arkadaşlarının başına gelenler, siyasi düşmanlığın hukuk kisvesine büründürülmesiydi. Böyle bir tarihî travmayı, bugünkü herhangi bir ceza davasına benzetmek, Yassıada’nın korkunçluğunu küçültür. Menderes’in uğradığı zulümle bugün herhangi bir siyasi figürün yürüyen ceza dosyasını aynılaştırmak, tarihî ölçüyü kaybetmektir!..
Daha da düşündürücü olan, bu benzetmenin siyasi sonuçlarıdır. Çünkü Yassıada benzetmesi, kamuoyuna şu mesajı verir: “Burada da hukuk yok, burada da zulüm var, burada da sonuç baştan belli.” Oysa böyle bir hükmü şimdiden vermek, mahkeme sürecini peşinen hükümsüz ilan etmek anlamına gelir. Bu da hukuk devleti açısından sağlıklı bir tavır değildir. Eleştiri başka şeydir, tarihi çarpıtma başka şey...
Adnan Menderes’in yargılanması bir darbe sonrası kurulan gayrimeşru düzenin işiydi. Ekrem İmamoğlu’nun yargılanması ise, bütün tartışmalara rağmen, olağan ceza yargısı içinde yürüyen bir dosyadır. Bu ikisini birbirine benzetmek, ne akla ve mantığa uyar, ne de vicdana ve ahlaka sığar!..
Tarihî gerçeklere ve insanlara biraz olsun saygısı olan herkes, Menderes’in acı hatırasını bugünkü siyasi polemiklerin malzemesi yapmamalı ve Yassıada’yı Yassıada olarak bırakmalıdır.
.....
(*) https://www.karar.com/yazarlar/ahmet-tasgetiren/silivride-ilginc-savunmalar-var-1607517

