Son yıllarda, özellikle de sanırım pandemiyle birlikte dijital kanallar hayatın önemli bir parçası hâlini aldı. Orada sosyalleşiyor, orada dertleşiyor, trendleri takip ediyor, psikolojik dünyamızdaki sorunlara orada çare arıyor, yönetenlere çağrımızı oradan iletiyoruz. Kimin gördüğünü önemsemeden 'uykum kaçtı' yazmaktan bile çekinmiyoruz sosyal medyada. Her şey herkese açık yaşanıyor. Bu fazlasıyla büyük tehlike içeriyor ve ne yazık ki herkes bunu bile bile gözünü 'kim nerede ne yapıyor' olarak özetlenebilecek bu dünyadan ayırmıyor...
Eskiden sendikalar çok güçlüydü, hatırlayanlar vardır mutlaka. İşçilerin haklarını savunmak için uzun toplantılar, günler, aylar süren grevler, Ankara'ya yürüyüşler, fabrika ya da bakanlık önlerinde grev nöbetçileri, grev gözcüleri... Ya şimdi? O sendikaların adları hâlâ var da, kimsenin öyle toplantılara, grevlere harcayacak vakti yok. Yazıyorsun sosyal medyada "EYT hakkımız, söke söke alırız" diye; gelsin milyonlarca etkileşim... Etkileşimle kalmıyor tabii. Seçmen tercihlerini yönlendirecek kadar büyük bir dalga oluşturuyor ve 'gereken' yapılıyor. Biri bir haksızlığa mı uğradı, yaz sosyal medyada, görmesi gerekenler görsün, bilmesi gerekenler bilsin. Yeni moda kelimemiz 'linç' ya hani... Bir fotoğraf ya da bir video, bazen haksız yere bir insanın hayatını karartabiliyor. Sektörümüzün önemli yayınlarından Marketing Türkiye, bir araştırma yaptırmış. Bu araştırmada da bahsediliyor bu yeni durudan... Araştırmaya göre, katılımcıların yüzde 86'sı hayatları boyunca hiç sendika üyesi olmamış. Şu anda sendikaya üye olanların oranı ise çalışanların sadece yüzde 11'i... Bu durum sessiz bir pasifize olma durumu gibi düşünülse de dünya artık değişti. Çalışanlar artık dayanışmayı 'dijital topluluklar' üzerinden kuruyor. Facebook grupları, Telegram kanalları, X platformları... Oralarda ilk 10'a, 20'ye girdin mi tamam... Ona da zaten Trend Topic deniyor; yani TT. Zaten biz de sendikaların adını yılda iki yılda bir memurların toplu sözleşmeleri sırasında, yılda bir kez de asgari ücret tespit edilirken duyuyoruz. Etkinlikleri ise maalesef sosyal medya etkisinin küçük bir bölümü kadar.
HAYATTA KALMA EKONOMİSİ
Aynı araştırmada dikkatimi çeken bir şey daha var: Herkes mutsuz...
Araştırmaya göre, Türkiye'deki mavi yakalıların, yani emek yoğun çalışanların yüzde 64'ü sabit saatlerde, yüzde 25'i vardiyalı, yüzde 12'si proje bazlı veya dönemsel çalışıyor. Yani iş ritimleri düzenli gibi görünse de hayatları düzensiz. Katılımcıların 3'te biri iş değiştirmeyi düşünürken, 5'te biri aktif olarak iş arıyor. Yani çalışıyorsa da hayatını idame ettirebilmek için. Yani, hayatta kalma ekonomisi... Çünkü, katılanlara "Elde ettiğiniz gelir aylık giderlerinizin ne kadarını karşılıyor?" diye sorulmuş. Yüzde 221'i "sadece bir kısmını karşılıyor" demiş. Yüzde 39'u "ucu ucuna yetiyor" diye cevap verirken, birikim yapabilenlerin oranı ise yüzde 16... Peki geliri giderinin bir kısmını karşılayanlar ne yapıyor? Tabii ki ek iş yapıyor. Saatlik işlerde çalışıyor, parça başı işler ve projeler alıyor. Her 10 kişiden 6'sı ise 20 bin liralık beklenmedik bir harcamayı borçlanmadan karşılayamayacağını söylüyor...
Bizim mahallenin manavı
Savaş başladı, füzeler önce cepleri vurdu. O gün bizim yakınlarda 'mütevazı' sayılabilecek, manav tezgâhı da olan küçük bir bakkalın yanından geçiyordum. Bir baktım, o iptidai etiketlerinde önceden kırmızı olan rakamları siyahla yenilemişti. Savaştan bir gün önce, pırasa 30, domates 45, kapya biber 65, yeşil biber 57 liraydı. Amerika ve İsrail İran'a savaş açtı, ben akşam baktım ki o pırasa 49 olmuş. Kapya biber 85, domates 70... Dedim hemen değişti etiketler... Bizim küçük manavda o fiyatlar 2 gün öyle kaldı. Baktı ki Trump bir öyle bir böyle, kapya biber oldu 125, domates 80... Pırasa aynı ama; 49. Dedim yine insaflı. Neyse, birkaç gün yoktum; dün baktım da, o kapya biber olmuş 210, domates 110, yeşil biber 185 TL. Diyeceksiniz ki, hallerde arttı, adam pahalı alıyor, pahalı satıyor... Yok işte, küçük bakkal dedim ya, her gün önünden geçiyorum. 3-5 dal pırasa kalmış, solmuş. Domateslerin üzerinde çürüme emareleri başlamış. Yani eski. Ha unutmadan, lahananın fiyatı hiç değişmedi bu arada. Hep 29 lira kilosu. Sayısı da aşağı yukarı aynı. Demek ki alan yok. Yani, talep yok. Talep olmayınca fiyat da artmamış. Durduğu kasada fiyatı neredeyse 3'e katlanan kapyayı alıyorlar demek ki...

