Günlerdir tüm ülke olarak önce Şanlıurfa, ardından Kahramanmaraş'ta çocuk yaştaki katillerin hepimize yaşattığı acıyı konuşuyoruz. Herkes birilerini suçladı. "Şiddet içerikli dizi ve filmlerin tüm ekranları kaplaması" dedi biri. Diğeri, daha birkaç yıl önce "Okullarda polis istemiyoruz" diyen kampanyaları unutup "Okullara polis koyalım" demeye başladı. Sonra psikologlar ve toplum bilimcilerin öncülüğünde çocukları tek başına bırakıp oyunlardaki kötü niyetlilere teslim eden aileler suçlanmaya başlandı. Arkadaş çevresi, çocuklara verilen aşırı imkânlar ya da bir başkasının hiç ulaşamadığı şeylere özlem... Silaha kolay ulaşım, aşırı silahlanma ve daha bir sürü şey... Bu saydıklarımdan herhangi biri için "Yok canım, bununla ne ilgisi var" diyecek olan çıkar mı? Hiç sanmıyorum.
Psikolog değilim, toplum bilimcisi hiç değilim ama son iki örnekte canımızı yakan, onlarca ailenin ciğerine ateş düşüren okullara saldırı olaylarının faili olan çocukları (birisi öldürüp intihar etti, diğeri öldürüldü) temele aldığımızda sorunun ailede başladığı muhakkak...
Bebekliğinden itibaren ekrana maruz bırakılan bir çocuk düşünün. Yemek yerken karşısında telefon, tablet... Canı sıkılmasın, ağlamasın diye eline verilen oyuncak da bu ışıklı cihazlar. Ne ekran süresi, ne ilgilendiği konular aile tarafından bilinmediği için zararlı sitelere, masum sanılan ama çocukları katil hâline getiren oyunlara bağımlı hâle gelen, o oyunlara sızan kötü niyetli kişilere kolunu kaptıran çocuklar... Her geçen gün daha da zehirleniyor.
Şiddet dizilerine bakalım... Cinayetler, hatta katliamlar var. Nasıl yapıldığı, silahın nasıl temin edildiği de ayrıntısına kadar anlatılıyor. Baştaki katil ise kahraman. Üstelik deyim yerindeyse takır takır adam öldürüyor adam, sonra 'ortalığı temizleyin' diyor, tamam. Polis yok, yakalanmak yok, yakalanma korkusu da yok. Çocuk orada 'kahraman' kelimesinin anlamının bu olduğunu zannediyor gerçekten. "Toplum bunu istiyor" diyerek hiçbir yapımcı vicdani sorumluluktan kaçamaz...
Ülke olarak bütün bunları konuşurken ülkemizin önemli bankalarından Yapı Kredi'den bir açıklama geldi. Kararda, şiddet içeren yapımlara reklam desteği vermeyeceğini söylüyordu kurum. Çok önemli bir hareket olduğunu düşünüyorum. Reytinglerde ilk sıralarda olan programlarda görünmemek gibi bir risk. Biraz risk, biraz alkış derken, bankanın kurumsal iletişim koordinatörü Arda Öztaşkın'ın açıklamalarıyla birlikte, bu hareketin suya atılan taş gibi büyük dalgalar oluşturacağını düşürdükçe, içime azıcık olsun su serpildi. Arda Bey'in "Suçu bir yükselme hikâyesine dönüştüren, korku üretmeyi etkiyle, tahakkümü itibarla karıştıran içeriklerin sadece basit bir kurgu meselesi olmadığını düşünüyorum. Çünkü tekrar eden her anlatı, zamanla toplumsal algının sınırlarını değiştirir. Önce duyarsızlaştırır, sonra alıştırır, en sonunda da normalleştirir" şeklindeki cümlelerinin altına imzamı atıyorum. Öztaşkın'ın şiddet dilini temel alan dizi ve içeriklere reklam plasmanı yapmama kararını açıklarken "Tüm meslektaşlarımı da bu konuda sorumluluk almaya davet ediyorum" çağrısını da güçlü şekilde alkışlıyorum.
İğne-çuvaldız meselesine gelince... Medya mensupları olarak bizlere de büyük sorumluluk ve görev düşüyor. Katil ve çocuk kelimelerini birlikte yazarken canım acıyor ama, bu katil çocuklarla ilgili her detayı sundukça, bir yerlerde fırsat bekleyen bir sapkına, bir psikopata, bir katile hatta teröriste "Bak, dünya onu konuşuyor, beni de konuşacak" cesareti veriyoruz diye düşünüyorum. RTÜK tarafından görüntü ve bazı bilgilerin yayınına sınır getiriliyor ama sosyal medya gibi bir "çukur" var!.. Herkes her ayrıntıyı öğrenmek istiyor. RTÜK'ün kısıtlamasına bile kızanlar var maalesef. Bu nedenle geçtiğimiz günlerde gazete olarak çıktığımız manşette dediğimiz gibi: Herkes sorumlu...
Onun için otokontrol ve vicdani davranış şart.

