Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Okullarda şiddet: Asıl neden ne?
0:00 0:00
1x
a- | +A

Kahramanmaraş ve Siverek hattında ardı ardına yaşanan elim okul saldırıları, yalnızca iki şehrimizi değil; bu toprakların bin yıllık merhamet ve sekine iklimini hedef almıştır. Bir lise koridorunda patlayan tüfek, bir ortaokul sınıfında taranan evlatlar… Bunlar münferit hadiseler değil; çok daha derin bir hakikati, bir medeniyetin kendi çocuklarıyla kurduğu ilişkinin çözülüşünü haber veriyor.

Bugün mesele nasıl oldu sorusundan çok, biz nasıl bir iklim ürettik de bu oldu sorusudur.

Çünkü artık karşımızda tekil vakalar değil, birbirini besleyen bir ahlak ve mana çöküşü zinciri var...

Çocuk değil, iklim bozuldu!..

Uzun zamandır çocukları sorunlu bireyler olarak konuşuyoruz. Oysa asıl problem bireyde değil, bireyi yetiştiren iklimdedir. Bir çocuğun zihni boş bir levha değildir; evde gördüğü sessizlik, sokakta maruz kaldığı sertlik, ekranda karşılaştığı şiddet ve okulda hissettiği değersizlikle yazılan bir metindir.

Biz bu metni yıllar içinde fark etmeden sertleştirdik...

Sevginin yerini performans aldı. Merhametin yerini rekabet. Aidiyetin yerini yalnızlık.

Ve en nihayetinde insanın iç dünyasında boşalan her alanı, tek bir canavar doldurdu: Öfke!..

Bugün bir çocuğu anlamak istiyorsak, önce onun ekranla kurduğu kölelik ilişkisini anlamak zorundayız. Şiddet artık bir içerik, ölüm bir oyun, güç ise görünürlük üzerinden tanımlanıyor. Çünkü artık sokak değil, dijital akışlar belirliyor davranış kalıplarını...

Beğeni uğruna var olmaya çalışan bir nesil, giderek daha kırılgan ama aynı zamanda daha tepkisel hâle geliyor. İnsan iradesi dediğimiz o kale, algoritmaların kuşatması altında yıkılıyor... Duygular derinleşmeden tüketiliyor, empati kurulmadan kaydırılıyor. Ve sonuçta insan ilişkisi değil, tepki ekonomisi büyüyor. Sonrasında iradesi felç edilen nesil, gerçek hayatın zorlukları karşısında sabrı değil, tetiği seçiyor...

Bu hadise basit bir teknoloji kullanımı meselesi değil; doğrudan bir bilinç inşası krizidir.

Bir toplumun kaderi, aile içinde başlar. Aile, ya bir sığınaktır ya da ilk ihmalin başladığı yerdir...

Bugün birçok çocuk için o ev, konuşulan ama dinlenilmeyen bir mekân. Sorulan ama anlaşılmayan bir alan. Bu sessiz kopuş, dışarıda patlayan her şiddetin aslında içeride başlamasına neden oluyor.

Bir çocuğun eline silah alması, sadece kriminal bir sonuç değil; görülmemenin, duyulmamanın ve mutlak bir sahipsizliğin... Hürmet ve merhametin tütmediği bir evde yetişen o çocuk, cemiyete ancak huzursuzluk taşır... Eğer aile, çocuğa bir gönül terbiyesi vermekten çekilip onu sadece sınav kâğıtlarına ve ekranlara emanet ederse, o çocuk sahipsizliğin meydana getirdiği öfke sarmalına düşer. Bugün yaşanan trajediler, aile içindeki o büyük sessiz kopuşun sokaktaki gürültüsüdür.

Okullar uzun zamandır bir başarı üretim hattı gibi çalışıyor. Notlar, sınavlar ve sıralamalar arasında ruhu ıskalıyoruz...

Oysa bir öğrencinin akademik başarısı kadar, hayata karşı dayanıklılığı ve manevi direnci de ölçülmelidir. İnsan üretmeyi unuttuğumuz bir eğitim sistemi, en iyi ihtimalle zeki ama duygusuz bireyler üretir.

Oysa okulun asıl davası, çocuğa sadece formüller değil, bir vicdan pusulası kazandırmaktır. Yani insanın her türlü bayağılığa ve kötülüğe karşı kendi ruhunu koruma direncini inşa etmektir.

Kendini tanımayan, duygularını yönetemeyen bir genç; diploması ne kadar parlak olursa olsun, hayatın sert rüzgârları karşısında kırılgan bir yapıya dönüşecektir.

Şiddetin normalleşmesi: İşte en sessiz tehlike!

En tehlikeli şey şiddetin varlığı değil, normalleşmesidir.

Toplum, giderek daha fazla sertliği gerçekçilik daha fazla öfkeyi dürüstlük, daha fazla tahakkümü güç olarak kodluyor. Bu dil değişimi, davranışları da değiştiriyor.

Bir noktadan sonra şiddet artık şaşırtmıyor; sadece haber oluyor.

Ve işte o an, toplumsal sözleşme sessizce çözülüyor. Herkesin kendi alanına çekildiği bu ahlaki geri çekiliş, yeni çağın en yaygın sahipsizlik hissidir.

Güvenlik duvarı yetmez, iç mimari değişmeli

Elbette güvenlik önemlidir!..

Ama hiçbir metal dedektör, o çocuğun içindeki boşluğu tespit edemez...

Hiçbir kamera, kararmış bir vicdanın kuytularını göremez...

Hiçbir yüksek duvar, o manevi çöküşün altında kalan feryatları engelleyemez.

Asıl mesele dışarıyı korumak değil, içeriyi onarmaktır.

Çünkü bizler, insanın kalbini ihmal edip sadece bedenini korumaya odaklandığımızda, o bedeni taşıyan ruhun karanlığa teslim olmasına göz yummuş oluruz.

İnsanı eşyadan, rakamlardan ve mekânik birer objeden ibaret gören hiçbir sistem, o insanın içindeki kutsal emaneti, yani merhameti muhafaza edemez. İnsanı bir ruh bütünlüğü içinde korumayan, onun kalbine bir sekine iklimi aşılamayan hiçbir sistem, uzun vadede toplumu da koruyamaz. Bu yüzden mesele sadece güvenlik kapılarını tahkim etmek değil, o kapılardan giren insanın iç mimarisini adaletle, sevgiyle ve anlamla yeniden inşa etme meselesidir...

Eskiden toplum, görünmez bir sözleşmeyle, o meşhur gönül birliğiyle ayakta dururdu. Komşunun çocuğu da senindi, sokaktaki yabancı da bir ölçüde sorumluluğundu. Şimdi ise herkes kendi steril alanına, kendi bencilliğinin zırhına çekilmiş durumda. Üstelik bu geri çekiliş sadece fiziksel değil; ahlâki bir geri çekiliştir. İlgisizlik, yeni çağın en yaygın davranış biçimine dönüşmüş durumda. Ve en büyük boşluk tam da burada oluşuyor; sahipsizlik hissi.

Bugün ihtiyacımız olan şey yeni bir yasa değil, yeni bir bakıştır. Çözümü uzaklarda; Finlandiya’nın eğitim modellerinde ya da şiddet sarmalında boğulan Amerika’nın güvenlik politikalarında aramaya mecbur değiliz. Bizim hikâyemiz başka, bizim köklerimiz bambaşkadır. Maziye bakıp sadece ağlamak yerine, oradaki o devasa ruhu bugüne, modern hayata taşımak gerekmektedir.

Bizler, binbir rengi bir tek ışıkta birleştiren bir medeniyetin evlatlarıyız. Türk çocuğunun genetik kodlarında bin yıldır sönmeyen bir alp cesareti ve eren nezaketi vardır. Okullarımızı sadece soğuk birer bilgi deposu değil; bu kadim ruhun işlendiği birer edep ve nezaket ocağına dönüştürmekle mükellefiz.

Unutmayalım ki; bir toplumu ayakta tutan çelik yelekler değil, bir çocuğun başını okşayan o kadim ve merhametli eldir... Bize lazım olan, maddeye hükmeden bir zekâdan evvel, manayı kucaklayan bir gönüldür...

Vakit, evlatlarımızı yabancı rüzgârların insafına bırakmak değil; onları kendi köklerimizin ferahlığında, o büyük insanlık davasının neferi olarak yeniden kucaklama vaktidir...

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...