Son aylarda Karadeniz’de ticari gemilerin hedef alınması, limanların vurulması, insansız hava ve deniz araçlarının ticaret rotalarında daha fazla görülmesi ve denizcilerin can güvenliğinin tartışılır hâle gelmesi, münferit hadiseler olarak okunursa meselenin özü kaçırılır.
Çünkü burada artık tek tek gemilerin güvenliği değil, Karadeniz’de ticaretin güvenliği tartışılmakta.
Daha açık söyleyelim; ticaret gemilerinin savaşın dışında kalacağı yönündeki eski varsayım giderek aşınıyor. Sivil deniz taşımacılığı ile savaş alanı arasındaki çizgi belirsizleşiyor. Geminin bayrağı, taşıdığı yük veya rotası, onu tek başına güvenli bir alanda tutmaya yetmeyebiliyor.
Bu değişimin anlamı yalnızca askerî değildir. Karadeniz’deki güvenlik açığı, denizcilik sektöründen sigortaya, navlundan enerji ve gıda fiyatlarına kadar uzanan bir ekonomik zinciri doğrudan etkileyebilir. Hürmüz krizi ile de şahitlik ettiğimiz gibi deniz ticareti, haritada görünen bir rota olmaktan çok daha fazlası, âdeta ülkelerin ekonomik güvenliğini taşıyan damarlardan biri. Karadeniz ise bu damarların en kritik kavşaklarından.
Tahıldan petrole, enerji nakil hatlarından bölgesel ticarete kadar uzanan bu hat üzerinde yaşanan her güvenlik sorunu, savaşın taraflarını aşarak uluslararası ticaret sistemine sirayet ediyor. Bu nedenle Karadeniz’de bugün yaşananları yalnızca Rusya-Ukrayna savaşının yeni bir safhası olarak okumak eksik kalır.
Bunun en net göstergelerinden biri de sigorta piyasası. Uluslararası denizcilik sigortasında Karadeniz’deki yüksek risk alanının genişlemesi, diplomatik açıklamalardan daha somut bir uyarı. Zira deniz sigorta piyasası sloganlarla değil, riskin maliyetiyle hareket eder.
Piyasanın verdiği mesaj uzun zamandır netleşmiş durumda ve Karadeniz’de güvenliğin coğrafyası giderek değişiyor.
Tam bu noktada gözler Türkiye’ye çevrilmiş durumda. Ancak hatırlatalım Türkiye bu savaşın tarafı değil. Fakat savaşın dışında kalmak, savaşın ürettiği sonuçlardan etkilenmemek anlamına da gelmemeli. Tam tersine Türkiye, Karadeniz’in merkezindeki jeopolitik konumu nedeniyle yeni güvenlik denkleminden en fazla etkilenecek ülkelerden biridir.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi burada Türkiye’ye yalnızca hukuki bir sorumluluk değil, büyük bir stratejik ağırlık da kazandırmakta. Karadeniz ile Akdeniz arasındaki geçişin tek anahtarı Türkiye’nin elinde. Dolayısıyla Karadeniz’in geleceğine ilişkin hiçbir güvenlik mimarisi Ankara hesaba katılmadan kurulamaz.
Ancak Türkiye’nin önünde hassas bir denge var.
Karadeniz’i NATO-Rusya rekabetinin yeni bir askerî güç gösterisi alanına dönüştürmemek gerekir. Türkiye’nin yıllardır savunduğu bölgesel sahiplenme, gerilimi tırmandırmama ve Montrö’nün sağladığı dengeyi koruma yaklaşımı bugün her zamankinden daha değerli.
Fakat gerilimi azaltmak, güvenliği kendi hâline bırakmak olarak anlaşılmasın. Yeni küresel düzende savaşın teknolojisi değişti. İnsansız hava ve deniz araçları, hassas mühimmat, elektronik harp ve uydu destekli istihbarat, sivil gemileri daha önce görülmemiş bir tehdit kuşağına sokmuş durumda.
Ticaret gemilerinin kendilerini drone saldırılarından koruyabilmek için güvertelerine ağlar germesi, doğaçlama bariyerler kurması bile başlı başına bir dönemin değiştiğini göstermekte. Artık mesele yalnızca savaş gemilerinin güvenliği değil.
Görüştüğüm gemi işletmecilerinin ortak kaygısı, ticaret gemilerinin güvenliğinin artık yalnızca ticari değil, aynı zamanda ulusal güvenlik meselesi hâline gelmesi. Sektör temsilcilerinin dikkat çektiği bir diğer ihtiyaç ise erken uyarı, istihbarat paylaşımı, liman güvenliği ve seyrüsefer emniyetini birlikte ele alan daha bütüncül bir Karadeniz deniz güvenliği yaklaşımı.
Çünkü bugün bir gemiyi korumak, çelik gövdesiyle birlikte mürettebatını, yükünü, rotasını, sigortasını ve ona bağlı ekonomik zinciri korumak anlamına geliyor.
Türkiye’nin Romanya ve Bulgaristan’la yürüttüğü deniz güvenliği iş birlikleri de bu çerçevede yeni bir seviyeye taşınabilir. Bölgesel mayın karşı tedbirlerinin ötesine geçen; insansız sistemleri, istihbarat paylaşımını, sivil deniz trafiğinin korunmasını ve erken uyarı mekanizmalarını kapsayan bir model, Karadeniz’in ihtiyaç duyduğu yeni güvenlik anlayışının temelini oluşturabilir.
Türkiye’nin mahareti tam da burada ölçülecek!..
Savaşa girmeden güvenliği tahkim edebilmek… Taraf olmadan caydırıcılık üretebilmek… Montrö’nün ruhunu korurken değişen tehditlere karşı yeni bir güvenlik mimarisi kurabilmek… İletişim kanallarını açık tutarken sivil seyrüsefer emniyetini tavizsiz savunabilmek… Ve en önemlisi, Karadeniz’in bir askerî cepheye dönüşmesine izin vermeden onu yeniden bir ticaret ve refah denizi olarak muhafaza edebilmek.
Zira mesele artık yalnızca Karadeniz’de kaç geminin vurulduğu değil ticaretin güvenliğinin ne kadar daha daralacağı.
Savaşın coğrafyası sessizce genişlerken güvenli ticaretin coğrafyası daralıyor.
Türkiye’nin önündeki tarihî sınav savaşa girmek değil; savaşın Karadeniz’in asırlık ticaret düzenini yutmasına engel olmaktır.
Devlet aklı bazen en çok, yaklaşan fırtınayı herkesten önce fark ettiğinde kendini gösterir.
Şimdi yapılması gereken, haritadaki çizgiler kalıcı kırılmalara dönüşmeden Karadeniz’de güvenliğin düzenini yeniden kurmaktır.

