Dervişin biri bir dere kenarında abdest alırken suda sürüklenen ve boğulmakta olan bir akrep görür. Merhameti hat safhadadır.
Bazen öyle bir tabiat yürüyüşü; kaçış değil, bir kabul ediş. "Rabbim, sana sonsuz hamdolsun” demek. "İmtihanlarıma sabır, gönlüme sükûnet, yüreğime ferahlık ver” talebi. "Beni her daim razı olduğun hâl ve durum üzere eyle, doğru istikametinden ayırma!” diye yalvarmaktır.
Babamın kitaplığından eski bir kitap aldım rastgele bir sayfa açtım, gözüme takılan ilk yazıyı başladım okumaya...
***
Dervişin biri bir dere kenarında abdest alırken suda sürüklenen ve boğulmakta olan bir akrep görür. Merhameti hat safhadadır. Bu gariban ve çaresiz akrebi kurtarmak ister…
Derviş, akrebi düştüğü sudan çekip çıkarmak için elini uzatır. Uzatır ama büyük bir acıyla da geri çeker. Boğulmakta olan akrep sokmuştur. “Allah Allah! Her hâlde bir yanlışlık oldu!” der; tekrar akrebi tutup selden kurtarmak ister. Maalesef o yine sokar.
Bunu görenler dayanamaz dervişe:
“Bire adam! Ne öyle sokulup durursun! Canına garazın mı var? İyilik yapmak istediğin hâlde sana zarar verene daha ne diye yardım edip durursun! Bir tekme de sen vur, hak ettiğini bulsun!” deyince mübarek şu manidar cevabı verir:
"Akrebin fıtratında sokmak var, benim fıtratımda ise yaratılanı sevmek, merhamet etmek; o fıtratının icabını yapıyor diye… Ben niye fıtratımın icabını yapmayayım, kendimi değiştireyim ki?”
***
Bu menkıbe sanki benim için yazılmıştı. Tesadüfen de bu sayfayı açmamıştım. Hani derler ya: “Söyleyene değil, söyletene bak…” diye. Ben de aynen öyle diyorum: “Sayfayı açana değil, açtırana bak…” Hem de bütün kalbimle…
Nice güzel sohbetler dinledim, nice ufuk açıcı ifadeler işittim, ne kitaplar okudum, nice memleketler gezdim gördüm. Ancak işittiklerim, gördüklerim beni ben etmedi, istediğim kıvama getirmedi. Beklediğim kadar tatmin edip doyurmadı. Gözüm hep dışarılardaydı. Dünyaları alsaydım yine daha fazlasını talep ediyordum. Manen boşluktaydım. Ruhum maneviyata muhtaçtı, istenilen noktaya gelemiyordum bir türlü.
Aklım erdiği günlerden beri hep arayış içerisindeydim. Belki de bundan ötürüydü suâllerimin cevapları ve kaybettiğim huzuru hep çok uzaklarda arıyordum. Gönül gözüm kördü de tedavi edecek tabip bulamıyordum. Ne kadar da acizmişim meğer. Gördüklerim, öğrendiklerim ancak hakikati reddetmeme ve saklamaya yaradı. Ben konuşmayınca, içimdekileri daha da saklayınca hakikatler ortaya çıkmaz diye düşündüm cılız aklımla. Oysa başını kuma gömen deve kuşu misali saklanan kendimdim. Kendi iç âlemimi yok saymış, taleplerimi tehir etmişim devamlı...
Anlayacağınız iç huzursuzluğuma çare bulamıyordum. Çaresiz kalmak yetmedi, çaresizliğin içinde patinaj yapıp durdum. Çaresiz oluşum kul olduğumu anlamama da vesile oldu. Gözlerimi kulaklarımı, ağzımı burnumu, bütün azalarımı, aklımı zihnimi ve her bir uzvumu bahşeden yüce Rabbime sığındım. Başka sığınacak nerem vardı? Bahşedilen nimetlerini kullanmaya aciz olan bendim. Her taraf onun kuvvet ve kudretini gösteriyordu da bende onu görebilecek göz, işitebilecek kulak, anlayabilecek kalp yoktu. Oysa güneş gibi ortadaydı hakikat; her şey onun eseriydi. Görünenlerin tamamı. DEVAMI YARIN

