Yanakları al al olmuş, yuvarlak başı beyaz bir tülbentle nazikçe örtülüydü. Ak tene, beyaz tülbent ne güzel de yakışmıştı aman Allah’ım!
Kocaman gözleri muhabbet fısıldıyor, bir o kadar da derin mânâ yüklüydü. Heyecandan olsa gerek ince, dik burnu körük gibi kalkıp iniyordu. Yanakları al al olmuş, yuvarlak başı beyaz bir tülbentle nazikçe örtülüydü. Ak tene, beyaz tülbent ne güzel de yakışmıştı aman Allah’ım! Nur yüzlü, parlak ve güzel bir simaydı;
“Gel ana!”
“Bu ne hâl evladım? Sana kim, ne dedi?”
“Bir şey yok ana! Sadece bir kâbustu, siz gelince bitti! Bak gördüğün gibi iyiyim! Korkulacak bir şey yok!” dedi, zoraki de olsa gülümsedi.
Biricik Doğan’ının acı çektiğini, yaşadıkları tecrübeleriyle ve kuvvetli analık hisleriyle anlayan Matlube Ana, üzüntülerini dağıtmak istiyordu. Şefkatle baktı öz evladından daha çok sevdiği süt evladına yeniden.
“Hakikaten iyi misin can evladım? Çekinme! Doğruyu söyle bana!”
Bu esnada ince uzun parlak elleri uzanıverdi Doğan’ın ıslak saçlarına, şefkatle terlerini sildi. İlaç gibi gelmiş olmalı ki gencin dili çözüldü hepten:
“İyiyim! Merak etme anacığım! İşim de olacak, eşim de! Sen duâ et yeter.”
“Duâ mı? Hiç esirger miyim evladım! Rabbim seni hep iyilerle karşılaştırsın!”
Çok alışmıştı. Onsuz hayatın ne mânâsı olurdu ki? Ana kalbi, hiç bilmez miydi? Ne zamandan beri atıcılık eğitimi alan evladını bir de zalimlere karşı bir şey yapamam hissiyatı sarmıştı. Çoluk-çocuk, kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden öldürülen masumlar yüzünden iki büklümdü Doğan Bey. Yemeden, içmeden kesilmiş epeyce de zayıflamıştı.
Matlube Anacığı biricik Doğan’ıyla iftihar ediyordu. Lakin olup bitenlere mâni olmaya kuvvetleri yetmiyordu. Elinden gelen yalnız duâ etmek ve üzülmekti... onu da can-ı gönülden yapıyor, acılarını içinde hissediyordu.
Müşfik Matlube Ananın buğulu gözleri hâlâ biricik Doğan’ının üzerindeydi. Bir dünyayı kasıp kavuran harpleri düşündü, bir ellerinden duâdan başka bir şey gelmediğini. Bu kaçıncı acıydı? Sayısını bilemiyor, hesabını da tutacak hâli yoktu ya! Böyle düşünürken, içi kan ağlarcasına varlığını kaplayan çaresizliğin çaresi bir duâ gibi mâniyle mırıldandı Matlube Ana.
Ne olur bağışla bana!
Kurban etmişim yoluna.
Akrabalık, sütanalık…
Hakkım helâl olsun ona...
Gözyaşlarıyla yoğrulmuş fısıltılı duâ, yükseldi göklere. Böylesi kalpten ana duâsı reddedilmezdi merhametliler merhametlisi Rabbimiz tarafından! Ananın razı oluşu ve şefkatli bakışları zaten başlı başına duâydı ya; bütün gamı, kederi gideren de bu izahı yapılamayan bakışlar değil miydi?
Matlube Ana, öz evladı gibi büyüttüğü Doğan’ı yakinen tanıyor, iyi hasletlerini de biliyordu… Daha fazla zahmet ve çok acı çekmemeliydi. Buna lakayt kalmaya hakkı yoktu. Gözü puslu ve masum bir bakışla içinde boğuştuğu elemden silkelendi.
“Bak sana ne anlatacağım evladım?”
“Ne anlatacaksın ana?”
“Gel şöyle bir köşeye oturalım, böyle ayakta olmaz!”
“Merak ettim.”
“Süleyman Çelebi amcacığın anlattı geçenlerde, büyüklerin sohbetinden…”
“Hepten meraklandım!”
DEVAMI YARIN

