"Peygamber Efendimizin güzelliğini, büyüklüğünü yazmalıyım efendim. Diğer peygamberlerden olan üstünlüğünü anlatmayalım bu bedbahtlara!"
Başını yerden kaldırmadan gezdi durdu Süleyman Çelebi... Ulucâmi’ye giden beş yol ağzındaki, taş döşeli geniş alanda sekiz on yaşlarında tıfıllar, fırıldak çeviriyordu. Onların oyunu bırakıp elini öpmeye gelmelerine kayıtsız kalamadı. Dönüp, hepsinin tek tek hâl ve hatırını sordu, başlarını okşadı. “İyi ki dışarı çıkmışım. Biraz nefes aldım…” dedi. O hızla şadırvana kadar geldi. Kollarını sıvadı. Abdest için bir tabureyi çekip otururken, tanıdık bir sesle yeniden doğruldu.
- Esselâmü aleyküm.
- Ve aleykümüsselâm ve rahmetullah ve berekâtühü…
- Hep düşünceli görürüm seni Çelebi.
- Haklısın Emîr’im… Nicedir, dert olmuştur içime ki, sözüm kâr etmez, elim tutmaz, kalem yazmaz günlerdir! Yazarım, bozarım olmaz, bir gayret ki beyhude… Bilmem? Ne yapmak gerek?
- Yanmak gerek Çelebi’m, yanmak gerek!
Süleyman Çelebi, rüyâsında duyduklarını şimdi de canlı olarak işitiyordu. “Aman Allah’ım büyüklerin işine akıl sır ermiyor…” diye mırıldanırken, Emîr hazretleri, ellerini tutu. Gözlerinin içine baktı. Müşfik ve babacan bir tavırla;
- Sabır ve sükûnetle Allahü teâlâya sığın. Tövbe istiğfar ederek münacaat et. İstihareye yat Çelebi’m… Unutma sebeplere yapış ve istihareye de yat…”
Dedi. “Çelebi’m” demesi hoşuna gitmişti. Tadını ilklerinde hissettiği bir hâl bürüdü. Düşündüğünü daha rahat anlatma cesareti gelmişti.
- Peygamber Efendimizin güzelliğini, büyüklüğünü yazmalıyım efendim. Diğer peygamberlerden olan üstünlüğünü anlatmayalım bu bedbahtlara! Onun hürmetine yaratıldığımızı herkes bilmeli.
Dedi, ağlamaklı. Emîr hazretleri kulağına eğildi, fısıldadı;
- Yanmalısın Çelebi’m, aşkıyla kavrulmalısın! Bu uğurda pişmek herkese nasip olmaz Çelebi’m!
Diye yaptığı izahat öyle bir enerji vermişti ki, isteseydi dağları yerinden oynatacak gibiydi. Biraz önceki kolu, kanadı kırık Süleyman Çelebi gitmiş, kabına sığmayan biri gelmişti. “Aman Allah’ım, aman Allah’ım!” diye söylenerek döndü durdu.
Yapamıyorum diye, asla ümitsiz olma!
Ben yaparım diye de, öyle kesin inanma!
***
Matlube hanım, sabah erkenden evini tepeden tırnağa silip süpürmüş, taze gül suyu ile yıkamıştı. Bir kahve yaptı oturdu. Hareketliyken anlamadığı güz serinliği iliklerine işledi. Üşür gibi oldu. Kalktı Süleyman Çelebi için ördüğü beyaz tiftik hırkayı omuzlarına aldı. Elinde olmadan ah, çekti.
Kahvesinden bir yudum almamıştı ki Gülşah, nefes nefese içeri girdi. Gül gibi tertemiz ve nefis kokan evi görünce muhabbetle Matlube anaya baktı.
- Ne acelen vardı anacığım? Ben de temizlik için gelmiştim. Bakarım bana bir iş kalmamış.
- Sana kıyamam gelinim. Hem bizim yaştakilere hareketlilik iyi oluyor. İnsan sıkıntılarını unutuyor.
- Çelebi amcam ne âlemde, neler yapıyor?
- Sorma kızım. Bir insan, bir gecede bu kadar nasıl değişebilir anlamadım? Daha önce deselerdi inanmazdım. Neylersin ki sabretmekten başka çaremiz yok.
DEVAMI YARIN

