Kripto, bu sessiz şikâyeti daha fazla duymamak için gözlerini kapadı. Bir anaç tavuk edasıyla kabardı. “Her taraf karanlık, karanlık!” diye inledi.
Tiksinerek parmaklarının ucuyla tuttuğu geniş, bol körüklü poturunu bir müddet havada salladı. Sonra da canlı biriyle, samimi ahbabıyla konuşuyormuş gibi; “Zavallı ve garip pantolonum…” diyerek bir iç geçirdi. “Arkadaşlığımız daha ne kadar sürecek kim bilir?” diyerek kirli ve kıllı bacaklarına çekti.
Kötü arkadaş seni, kullanıp çöpe atar,
Menfeaati düşünür, beş kuruş için satar.
Yüklüğün altından kıvrık ucu görünen kalın ipek pelerine takıldı gözleri. O gün birbirinden güzel kadınlar nasıl da özene bezene, nazlandırarak giydirmişlerdi. “Ah! Ah! Ne gündü o?” diye söylenerek eğildi. İpeği biraz daha zorlanarak çekti kokladı. “Kadınların kokusu hâlâ duruyor” diyerek derin derin içine çekti. Nazikçe okşadı.
Sanki lisan-ı hâl ile ona diyordu ki bu ipek elbise; “Sana acıyorum Kripto. Lakin beni niçin o zengin, muhteşem yerlerden ayırdın? Sana giydirdiklerindeki hâlinden ne kadar etkilenmiştim. Ne ümitlere kapılmıştım. Hâlbuki şimdi neredeyiz? Dikenler, sivri kayalar, insafsız çizikler oluşturdu. Narin iplerimi çekti çıkardı. Yer yer de acımadan yırttı. Bu tahammül olunmaz rutubetli, küf kokan kuytu köşelerdeyim şimdi de. Güzel kızlarla mesut, kibar muhitlerin ihtişamlı mekânlarında dolaşmayı hayal ederken, sen onların yerine kayalar, çalılar, dağlar, ormanlar, harabelerde vahşice eskittin. Her gün nazik bir elle silinecek, türlü kokular sürülecek yerde, pis çamurlarla birlikte kirli, paslı yerlerde çürümeye terk ettin. Sen bir zalim değil de nesin?”
Kripto, bu sessiz şikâyeti daha fazla duymamak için gözlerini kapadı. Tüneğinden inecek bir anaç tavuk edasıyla kabardı. “Her taraf karanlık, karanlık!” diye inledi.
Kalbi kara olana, günahlar kolay gelir,
Kalbi temiz olansa, günahı zehir bilir.
***
Hava güzeldi. Mavi bir kubbe gibi şehri örten gökyüzünde tek bulut görünmüyordu. Yeşil bir çadır gibi açılmış çam dalları altından başlarını eğerek geçen iki kafadar tüccar, tesbihlerle; “Ya Allah… Hu Allah…” çekerek, dar Bursa sokaklarında yürüdü. Somuncu Baba Mescidine kadar geldi, durdular. Uçsuz bucaksız ovayı, ekili tarlaları, bağ ve bahçeleri hayranlıkla seyretti. Kalabalık yerlerden geçip, Ulucâmi’nin bahçesine vardılar. Asırlık kestane ağaçlarının gölgelediği bir köşeye uzanıp, yaptıklarını ve yapacaklarını anlatmaya başladılar birbirlerine.
Tüccarlardan şişman olanı, Kripto’nun üstün meziyetlerinden, başarılarından dem vuruyordu. Diğeri fazla dayanamadı;
- Bırak geçmişi. Bugüne bakalım. Bu yaz buralarda acaba eğlenebilecek miyiz?
- Bursa’da mı?
- Evet.
Kır düşmüş kalın kaşlarını kaldırdı. Parlak siyah gözleri, sanki derinlerden dışarı fırladı. Küçük dik külahının altında daha büyük görünen koca kafasını salladı.
- Sen delirmişsin!..
- Niçin?
-Yaptığın işten sağ salim kurtarıp evine dönebilecek misin ki eğlenebilmeye sıra gelsin?
- !!!
DEVAMI YARIN

