"Şu anda yüzlerce beyit dilimin ucundan, kâğıtlara dökülmeyi bekliyor Sultan’ım. Heyecanlanıyorum elimde olmadan."
Süleyman Efendi:
- Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin, söylesene Matlube’m. Hadi durma cevap ver. Kafam berrak, dimağım açık, huzurum yerinde. Şu anda yüzlerce beyit dilimin ucundan, kâğıtlara dökülmeyi bekliyor Sultan’ım. Heyecanlanıyorum elimde olmadan.
Diyen Süleyman Efendi, içinde bulunduğu manevi haz ve hâlden ne söyleyeceğini ne yapacağını bilemiyordu. Karı koca muhabbetle bakıştılar.
Sonra da güneşin ilk ışıklarıyla Emîr Sultan hazretlerinin dergâhına gitmek için refikasından müsaade ve duâ istedi. Ne zamandan beri ilk defa huzurla dolu, heyecanla taşıyorlardı iki güzel insan.
Dünya sevgisini kalbden çıkaran,
Hak dostuna denir, salih Müslüman.
***
Seyyid Emîr Sultan hazretleri, hep anlatırdı hiç sıkılmadan bildiklerini, sevdiği, ebedî saadete götürecek numune hayatları, âlim ve evliyaları. Yaşarmış gibi sohbet ederdi. Daima mütebessimdi, suratı asık hâlde gören yoktu. Zamanının ötesinde biriydi. Aynı zamanda dünyanın en sevimlisi. Süleyman Çelebi’yi keyifli görünce daha sevindi.
- Rüyada âlemlerin efendisi Sevgili Peygamberimizi, aleyhisselâm, görmek ne büyük saadettir. Gülümsemesi, yazacağından memnun olacağına, beyaz ve yeşillik, muvaffak ve muzaffer olacağına, su ilme, alabildiğine uzayıp giden ovalar, uzun seneler dilden dile düşmeyeceğine, köpükleri Arş'a yükselen gümbür gümbür şelaleler, herkes tarafından beğenileceğine delalet eder Çelebi’m. Bütün güzelliklerin hepsi de toplanmış bu rüyada. Ne diyeyim. Afiyet olsun.
Süleyman Çelebi, daha rüyasını anlatmadan cevabını almasına hayran olmuş, sevinci kat kat artmıştı. Bütün olanlar mânevi bir ikaz, işaret ve müjdeydi. Tatlı hayallerinden Emîr hazretlerinin müşfik sesiyle uyandı;
- Rüyan mübarek olsun. Gönlün Efendimizin, sallallahü aleyhi ve sellem, muhabbetiyle dolsun.
- Âmiiin efendim.
- Kalemin kuvvetli, ömrüne bereket, ceddine rahmet. Sözlerin tesirli, yazacakların kıyamete kadar söylenir olsun…
- Âmin! Âmin!
- Gördüğün rüya, hayra alamet ve dahi pek bir makbuldür Süleyman Çelebi. Gayrı, dilin kelâma… kalemin kâğıda küsmez olur inşallah…
Yürüdüler, mermer döşeli bir taşlığa girdiler. Kapıya yaklaşırken vedalaştılar. Süleyman Çelebi, hızla merdivenleri indi. Talebelerden bir grupla karşılaştı. Selamlaştı. Sevincinden koşmamak için kendini zor tutuyordu.
Süleyman Çelebi’nin, Doğan’ın akıbetini düşünmesi, acısını bir kat daha arttırmış. Üzüntü, istihare, Emîr hazretlerinin tavsiyeleri dilini açmıştı. Artık eskisi gibi hikmetli konuşacak ve yazacaktı...
Server-i âlem sana âşık olup da yanarım,
Her nerede olsam, o güzel cemâlin ararım.
Rahmetin bana da yağsa, o ân olur baharım.
Senin ihsân denizinden bir damla arzularım.
Yanan kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen,
Muazzam bir sehâsın sen, dilersen reh-nümâsın sen,
Habîb-i Kibriyâsın sen, Muhammed Mustafâ’sın sen,
Cemâlinle ferahlandır ki, yandım yâ Resûlallah!
Susuz kalsam yanan çöllerde can versem elem duymam,
Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlarda nem duymam,
Alevler yağsa göklerden ve ben masseylesem duymam,
Cemâlinle ferahlandır ki, yandım yâ Resûlallah!
DEVAMI YARIN

