Erkara meselesini tek başına hâlletmeye karar verdi Gülşah. Babasının yedek kılıcını aldı, eski elbiselerinden kendine uyabilenleri seçti giyindi.
Gürültüden ödü kopan Gülşah’ın yanından vınlayarak geçen iki taş karşı duvara çarptı.
Seslerin kesilmesiyle kendine gelen Gülşah, ayağa kalktı. Camları kırılmış pencereden bahçeye doğru baktı. Öfkeyle söylendi: “Kesinlikle Erkara’nın işidir! Aklınca gözdağı veriyor edepsiz!”
Korkusu, beybabasının duyup, işin büyümesi, devlet meselesi hâline gelmesiydi.
Erkara’nın musallat olmasını çok ölçtü, biçti. En sonunda tek başına hâlletmeye karar verdi. Babasının yedek kılıcını aldı, eski elbiselerinden kendine uyabilenleri seçti giyindi. Ocaktaki soğumuş odun kömürlerinden faydalanarak bıyık yaptı. Başına da bir kalpak geçirdi. İyice tanınmayacak hâle geldi. Köşkün arka kapısından sessizce çıktı. Gecenin karanlığından da istifade ederek bahçedeki ağaçlardan birinin dallarına tırmandı. Başladı beklemeye. Aradan ne kadar zaman geçti tahmin edemedi.
Mümin hanım sultandır, onu üzmemek gerek,
Belayı bulur er geç, sultanı üzen erkek.
Atılan taşlara, kırılan camlara rağmen yine de; “Kesin Erkara yapmıştır…” diyemiyordu. Allah’tan korkuyor, iftiranın ne mânâya geldiğini çok iyi biliyordu. Onun için böyle tehlikeli yolu seçmişti. Gözleriyle görecek, şek ve şüphesi kalmayacaktı. Sonrasında ise ne lazımsa onu yapacaktı elbette. Evdekilerin ve arkadaşlarının hiçbirinin haberi yoktu bu düşüncelerinden. Fikrini her kime açsa, herkes ağız birliği etmişçesine; “Hayır! Olmaz!” diyecek, yoruma, açıklamaya bile lüzum duymayacaklardı.
Gecenin ilerlemiş saatlerinde ağaçların sallandığını gördü. Birden yürekceğizi hop etti. Erkara gelmişti. Dizleri titredi. İçinden; “Ben korkmuyorum! Ben korkmuyorum! Fakat ayaklarıma sözüm geçmiyor, ne yapayım?” dedi. Yavaşça aşağı atladı. Ay ışığında iyice belli olan adamın ardı sıra yürüdü. Köşke ve pencerelere yoğunlaşmasından dolayı, yaklaştığını hiç duymuyordu. Sinsice elini uzattı, dokundu. Hesapta olmayan bu dokunuştan fena hâlde ürktü. Korkuyla geriye döndü. Arkasında kocaman kılıcıyla bir yiğidi görünce de alabildiğine kaçmaya başladı. Gülşah, peşini bırakmadı. O koştukça, bu kovaladı. Meyve ağaçlarının sonundaki duvara dayalı tahtaya tırmanırken, yakaladı. Gayet kuvvetliydi. Keskin kılıcını gırtlağına dayadı. Erkara, karşı koyma imkânı olmadığını anlayınca yalvarmaya başladı.
- Ey yiğit delikanlı! Hata ettiğimi biliyorum! Kusur da kabahat da benim! Söz bir daha yapmayacağım! Beni, buralarda kimse bir daha görmeyecek!
- Yakışır mı bir bey oğluna? Soruyorum cevap ver! Hiç yakışır mı? Sana, el âleme kan kusturmanın ne demek olduğunu göstereceğim!
Diyerek dişlerini sıktı. Zavallı duruma düşen bu haddini bilmezi, yaka paça daha karanlık köşeye sürükledi. Kuşağından çıkardığı ucu sivri hançerle alnının ortasından burnunun üzerine doğru bir çizgi çekti. Kanlar bir derecik oluşturarak burnunun ucundan yere akmaya başladı.
Erkara, korkusundan bağıramıyor, ne yapsa da kaçıp kurtulamıyordu. Eğildi, ayaklarının bastığı yeri öpmeye kalkıştı. DEVAMI YARIN

