Kaydet
a- | +A

"Benim şu Osmanlı tokadımı nicedir yememiş kim bilir kaç münkir münafık vardır kii… Onları bu zevkten mahrum etmek olmaz ya hu!"

Çekirge Ali’nin sözünü Boğa Hasan kesti. Avucunu açıp gösterdi.

- Aha, benim şu Osmanlı tokadımı nicedir yememiş kim bilir kaç münkir münafık vardır kii… Onları bu zevkten mahrum etmek olmaz ya hu!

Dördü de ağız birliği etmişçesine gülüştü bu ifadelere. Doğan Bey, Üryan’a baktı;

- Sen ne dersin?

- Seni, beni mi var bu işlerin yiğidim? Ne demişler? Anca beraber, kanca beraber!

Doğan Bey kollarını açtı, üçünü de birden kucakladı. Sanki dört yiğit bir beden olmuştu.

- O hâlde, gazâmız mübarek ola!

Gece yarısı geçtikten sonra da harekete geçmek üzere her biri bir köşeye çekildi. Kimi oku, yayı ve diğer silahlarıyla uğraştı. Kimi de uzanıp istirahat etmeye çalıştı içinden geldiğince.

Gel de yeniden anlat hâlin varsa ele kendini,

Sen yine bana sakla değişmeyen şu derdini.

***

Kâbus, menderesler çizerek akan ırmağı sıkıştıran iki kayalığın en sarpı üzerinde inşa edilmiş, etrafı hisarla çevrili muhteşem şatoda oturuyordu. Dört yüksek duvar arasında dar taş merdivenlerden çıkılan en yüksekteki kule gibi yer, ayakta elini göğe kaldırmış şekilsiz bir devin, taşlaşmış yumruğu üzerine oturtulmuş gibiydi. Sanki gökyüzünden vâdiye, oradan da göz alabildiğince uzanan verimli ovaya bakıyordu.

Bu eşsiz kartal yuvası, bir asır evvel çok genç, güzel bir kızla evlenen büyük babası tarafından inşa ettirilmiş. Yaptırırken ustaya; “İçerisini kuşların bile göremeyeceği şekilde yüksek yapın” diye de sıkı sıkıya tembihlemişmiş. O gün, bugündür hiçbir kuşun üzerinden aştığı görülmemiş. Bu devler yuvasının, tek sadık arkadaşı yaz, kış durmadan esen rüzgârlar olmuş. Şimdiye kadar hiçbir imparator muhasara etmemiş. Edenler de almayı başaramamış. Birkaç defa Türk akıncıları kapıları zorlamışlarsa da, her defasında geri çekilmek mecburiyetinde kalmışlar.

Avını arayan şahin gibi etrafını seyrettiği şatonun en yüksek noktasındaki hususi odasından rüzgârın sesini dinleyerek, her şeyin en iyisini yer, içer keyfine bakardı Kâbus. Sırtında kırmızı ipekten altın simlerle ince ince işlenmiş ağır, güneşte parıl parıl parıldayan bir pelerin, başında doyumsuz mizacının simgesi iki ağızlı balta görünümünde kırmızı ipek üzeri som altın, kıymetli taşlarla işlenmiş tacı vardı. Sarı, kızıla çalan ondüle saçları büklüm büklüm omuzlarını yalayarak üçe ayrılıp bir parçası sağ göğsüne, bir parçası sol göğsüne, diğer büyük kısmı ise sırtından bel hizasına kadar uzanıyordu. İnce uzun bıyıkları koç boynuzu şeklinde kıvrılmış, ucu pembemsi sivri burnunun iki tarafında Hindu rahiplerinin burun hızmaları gibi bozulmadan duruyordu.

Kendinden aşağı hiç kimseyi sevmez, muvaffak olup yükselmeye aday olanların ise acımasız düşmanı olurdu. Kıymetli olanı kendine alır, kalitesiz, sahte olanı maiyetine, etrafındakilere büyük ikram, iyilik ve 'hayır' derecesine çıkarır, merasimle de verirdi. DEVAMI YARIN


Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.