Maria “Osmanlı demek sözünde durmak, emin olmak, doğru, dürüst yaşamak, yakınlarını da yaşatmak aklıma geliyor” diye içinden geçirdi...
Önüne bol elbiseli, iri yarı biri dikildi Maria'nın. Kılıcı, hançeri yoktu.
- Ne istiyorsun?
- Osmanlıyı göreceğim.
- Sen kimsin?
- !!!
Maria, bu kadar kolay girebileceği yere, sorgulanarak girmesinden alınır gibi oldu.
- Ben Prenses Maria’yım.
Boğa Hasan yutkundu. “Bir çam devirmiş miydi acaba?” diye düşündü. Kendini değil, Doğan Bey’in planlarını bozmaktan korkuyordu.
- Hemen haber vereyim.
Konuşmaları duyan Doğan Bey, namaz kıldığından biraz geç kalmıştı. Koşarak Maria’nın yanına geldi. Bir köşede oturdu, sabırla her şeyi mütalaa ettiler.
Yedekleri ile birlikte atlar, kaçırılacak adamlar, yol için lazım olabilecek erzak, araç, gereç ve silahlar tek tek konuşuldu. Kim nerede, nasıl saklandığı, kiminle hangi mekânlarda buluşulacağı iyice pekiştirildi.
Maria, yırtık pırtık elbiseli, kalın kırmızı kemerli, uzun boylu, gürbüz delikanlıyı ilk defa görüyormuş gibi süzdü. Bu harabe odanın ortasında yıkık bir kule gibi duruyordu. İçinden; “Osmanlı demek sözünde durmak, emin olmak, doğru, dürüst yaşamak, yakınlarını da yaşatmak aklıma geliyor” dedi.
Doğan Bey’in;
- Yarınki planımız hazır.
İfadesiyle kendine geldi.
- Havalar soğudu. Ziyafeti açık havada vermeyelim, derim.
- Çok isabetli olur.
Güneşin bol olduğu vakte kadar şatonun altındaki o meşhur yerde ziyafet verilecek. Yeme ve içmede sınır tanınmayacak. Bilhassa herkes, şövalyeler de dâhil zilzurna sarhoş edilecekti. Eğlence ve sarhoşluk zirvedeyken, şatonun tepesinden, halkın rahatlıkla görebileceği işaretli yere iki Osmanlı, elleri, ayakları bağlı olarak atılacaktı. Bu bölümü konuşurken Maria kızardı, utandı.
Doğan Bey;
- Seni tanıdığıma çok memnunum.
- !!!
Maria, birdenbire ne diyeceğini bilemedi. Hissiyatını ne yapsaydı da en güzel kelimelerle anlatmış olsaydı? Hafızasını zorladı. İstediği, beğenebileceği cümleleri kuramadı bir türlü. Gelinen noktanın önüne geçmek mümkün değildi. Tebeasına hayvan gözüyle bakan adama, artık baba diyemezdi. Asırlık şato gelenekleri çoktan yıkılmıştı. İçinden; “Ne yaptım da bu adama kandım?” demesine bir türlü mâni olamıyordu. Doğan Bey, dalgınlığından onu uyandırdı.
- Yanlış yapmış suçlu gibi ne düşünüyorsun?
- Hiç!
- İyi kalpli Maria. Cesaretini topla. Bu çok mühim; mutlaka uykunu al. Gece yarısından sonra, işlerin son şekli hakkında malumat vereceğim. Sabaha doğru da inşallah erkenden geleceğim. Yarın ileri!
Ok yaydan çoktan çıkmıştı. Zaten geri de dönülemezdi.
- Pekâlâ, yarın erkenden…
Diye başını salladı. Pelerinine bürünüp kapşonunu başına çekti.
Dar tünel gibi koridorlardan bir gölge gibi süzülürken, her ihtimale karşı Üryan da onu uzaktan takip ediyordu.
Maria, merdivenleri ayaklarını sürüterek yavaşça çıktı. Şövalyelerin yattığı odaların dibinden geçti. Koca şato sarhoş olmuş mışıl mışıl uyuyordu. İçinden; “Kendinden fazla emin olma ey şato! Yarın görürsün ihtişamının akıbetini!” dedi.
DEVAMI YARIN

