Hurufi de Kripto da yeni köşkü çok beğenmişlerdi. Hem şehir merkezine yakın, hem de büyük, oldukça sağlam ve emniyetli bir yerdi.
Kripto:
- Aman yiğidim!.. Ne demek. Sizin sayenizde Sultan’ımızın himmetiyle sanki Cennet-i âlâda yaşıyoruz. Öyle mükemmel organizasyon kabiliyetiniz var ki anlatmaya ne vakit yeter, ne de kelimeler. Sözümüzün özü şudur ki; Siz sadrazam olmaya, hatta daha daha yükseklere layıksınız. Zaman elbette beni haklı çıkaracak. Konuştuklarımızı unutma. Belki o zaman; “Bak dediklerim çıktı” diyemeyebilirim. Onun için şimdiden söylüyorum yiğidim. Ha bunun için elimizden geleni de yaparız evvel Allah. Biraz sabret yiğidim, göreceksin.
- Siz de vâiz-i cihansınız efendim.
Deyip, kollarını açarak önce Hurufi’ye yöneldi, eline sarıldı. Sonra aynı aşk ve heyecanla Kripto’nun elini öpmek istedi. O da müsaade etmedi. Erkara’yı kucakladı.
Hurufi de Kripto da yeni köşkü çok beğenmişlerdi. Hem şehir merkezine yakın, hem de büyük, oldukça sağlam ve emniyetli bir yerdi. Yeteri kadar oda, hol, mutfak, kiler, hamam ve diğer bütün bölümler her ihtiyaçlarını rahat karşılayabilecekleri bir şekilde donatılmıştı. Hepsinden de mühimi Padişah-ı şahanelerinin hediyesi olmasıydı.
Bundan sonrası kendilerine kalmıştı. Bu nimeti bolca ayaklarına seren Sultan Yıldırım Han’a, sebep olanlara duâ edecek, onların işaret buyurdukları hizmetleri yapmaktan geri kalmayacaklardı güya.
Sultana verdiğin sözde kıl karar,
Kâr etmezsen bari eyleme zarar,
Aza kanaat et olma tamahkâr,
Ucuz satan tezce satar demişler!
***
KAFADAR KIZLAR
Gülşah, Dürdane, Perihan üç kafadar arkadaş bir iz peşindeydiler. Arkadaşlarının daha önce tespit ettikleri birinin evine gidecek, duyduklarını, gördüklerini birinci ağızdan dinleyip, not edecek ve Doğan’a haber vereceklerdi.
Bursa sokaklarında ellerinde sepetler yürüdüler. “Ha biraz daha gayret!” dedi Dürdane. “Şu tepeyi aştık mı işimiz kolaylaşacak. Oradan öte yol iyidir.”
Epey yürüdüler güle oynaya. Ayaklarının altında küçük taşlar, kil, kireç karışımı topraklar sökülüyor, bayır aşağı yuvarlanıyordu. Büyük bir dut ağacının yanına gelince durdular.
- İşte!
Diyen Dürdane eliyle Kızıl Köşk'ü gösterdi.
- Kiremit renkli bir konaktan başka bir şey görünmüyor ortalıkta.
Dedi Perihan.
Yeni çiseleyen yağmurla yerler kısmen çamurlaşmıştı. Ayaklarının altındaki ince bir tabaka nalınlarına yapışıyor, güneşten kavrulmuş toprağı dışarı çıkarıyordu. Bu hâl, yürümelerini zorlaştırsa da yılmadan, bıkmadan yollarına devam ettiler. Yaptıkları vazifenin ne kadar kıymetli olduğunu çok iyi biliyorlardı.
“Güzel vatanımız yalnız Sultan’ın, vezirlerin, Doğan Bey’in değildi. Herkesindi, hepimizindi. Öyleyse yapabileceğimizi yapmalıydık. Akıncılar küffâr içlerine seferler yaparken, bizler de Bursa’mızda dönen dolapları neden su yüzüne çıkarmayalım ki?” diye düşünen üç ahbap kız, yağmurun tesiriyle boz bulanık akan dereye kadar geldiler.
- Buradan sonra ne tarafa gideceğiz?
Dedi Gülşah.
DEVAMI YARIN

