Bursa''daki Avrupa Gençler Güreş Şampiyonası''na gelmişti. Ülkesinin adı Sovyetler Birliği''ydi o zamanlar... Azerbaycan''ın bugünki özgürlüğüne ve istikrarına kavuşabilmesi için 10 küsur yıl ve ağır bir bedel vardı daha... Azerbaycan''da doğmuş olmasına ve ilk kez "özyurduna" gelmesine rağmen, çok iyi Türkçe konuşuyordu. Şampiyonada birincilik kürsüsüne çıktıktan sonra İstanbul''a, gazetemize gelmişti. HHH Edebiyatımızın unutulmaz hikayesi "Eskici"deki gibiydi. Hani gurbetteki Hasan, yıllarca "susmuş", sonra birgün çıkagelen Türk bir ayakkabı tamircisiyle "Çiviler ağzına batmaz mı senin?" diye başlayıp dakikalarca konuşma hasretini gidermişti ya, Azeri güreşçi de Hasan gibi büyük bir hasretle, neredeyse nefes almadan konuşuyordu. Ülkesininin acısını ve ülkemize özlemini birkaç dakikalık ziyarete sığdırmak istiyordu:
- Babam, ''Benim için Türkiye''nin havasını içine çek'' dedi. Azerbaycan''a döndüğümde insanlar evimize doluşacak, etrafıma toplanacak, ağzıma bakacak. Onlara burayı anlatacağım. Üç günlük Türkiye maceramı uzun uzun hikaye edeceğim, diyordu.
Sovyet milli forması giyerek dünya minderlerinden madalya toplamanın acısıyla, kendi adına şampiyon olmanın garip gururunu birlikte yaşadığını anlatıyordu. En ağırına giden de, onun bir Türk olarak birincilik kürsüsüne çıkmasından sonra okunan Sovyetler Birliği milli marşıydı. - Buna dayanamıyorum, diye yakınıyordu. Sohbetimizin sonunda, Türkiye''yle ilgili bir şeyi sansür edeceğini, ülkesinde kimseye bahsetmeyeceğini söyleyince, merak edip üstelemiştim. Şöyle anlattı: - Dün Bursa''da finale çıktığımda rakibim Türk Milli Takımı''ndan bir güreşçiydi. Bana şike teklif ettiler, yenil dediler. Kabul etmedim. İçinde dürüstlük olmayan vatan sevgisi ne işe yarar ki...
(Meraklısına not: Bu Azeri güreşçi finalde bizimkiyle kedi-fare gibi oynadı, altın madalyayı 10-0 sayı tuşuyla kazandı.)

