1. Rutin hayatın büyük bir nimet olduğunu öğrendim.
Sıradan bir hayat çoğu zaman insan için büyük bir lütuf. Önemli olan sınırları aşmadan, çerçeveden taşmadan mutlu olmayı becerebilmek. Çünkü göz kamaştıran pırıltılı hayatlar, zifirî karanlıklara gebedir. Her günün bir öncekinin izinden gitmesi neden sıradanlık olsun? Ölçülü bir hayatın içindeki tekrarlar, hayatın kafiyesidir.
2. Her tartışmayı kazanmaya çalışmanın, insanın en büyük yenilgisi olabileceğini öğrendim.
Bazı cümleleri yutmak, bazı kapıları çarpmamak büyümekle ilgili bir şey. Yaş ilerledikçe haklı olmaktansa, hafif kalmanın daha önemli olduğu anlaşılıyor. Bu tartışmaya girmeli miyim? Bu cümleyi gerçekten söylemem gerekiyor mu? Bu haklılık bana neye mal olacak?.. Bu sorular insanı yavaşlatıyor ve hırsların üzerine itidalden örülmüş şefkatli bir örtü seriyor.
3. İnsana en çok yakışan kumaşın kendi karakteri olduğunu öğrendim.
Karakterimiz, varlığımıza biçilmiş en doğal kumaş. Onu değiştirmeye çalışmaksa bedenimizi değiştirmek kadar nafile bir uğraş. Elma sertliğiyle, domates yumuşaklığıyla güzel. İkinci el sıfatlar özneyi bozar. Elma domatese özenirse, çürümeyi nimet sayar.
4. 50 yaşında zamanın hızlandığını ve insanı bir toparlanma telaşı sardığını öğrendim.
Gençlikte hayat, uçsuz bucaksız ovalarda yol alan bir tren gibi... Ufuk çizgisi uzakta, her şey yavaş akıyor, günler bitmek bilmiyor, mevsimler uzun. 50 yaşından sonra tren birden şehre giriyor sanki. Hız azalsa da pencereye yansıyanlar yakınlaştığı için daha çok hissediliyor. Frenler yavaştan ses vermeye başlıyor ve son durak için toparlanma telaşı başlıyor.
5. İş hayatında “iyi insan” olmanın, en çok kazandıran emeklilik planı olduğun öğrendim.
İnsan taşıdığı ünvanlara ne kadar bağlanırsa, emekli olduktan sonra düştüğü boşluk o kadar derinleşiyor. Gençlikte hırslar ne kadar büyükse, yaşlılıkta dünya o kadar daralıyor. O yüzden insanlara davranış şeklini ünvanına göre değil vicdanına göre ayarlamalı insan. Çünkü beden yorulup bir kenara çekildiğinde, ruhun mesaisi başlıyor.
6. Kendini ispatlamak zorunda olmadan yaşamanın, en büyük özgürlük olduğunu öğrendim.
Herkesin kendini pazarladığı bir dünyada sessizlik en büyük erdem. Eksiklikler çığlık çığlığayken, sükût tamlığın en büyük ispatı. Zaten başarı hikâyeni bağıra çağıra anlatıyorsan, o başarı hikâyedir!
7. Sürekli kendisini öven insanın, farkında olmadan zaaflarını haykırdığını öğrendim.
Övünmek bir eksikliğin itirafıdır. Sükût etmek ise yeterliliğin sessiz imzası. Ne kadar mutlu olduğunu anlatanlar mutsuz. Bağıra çağıra başarılarını anlatanlar başarısız. Hep saygıdan dem vuranlar saygısız. Yani insan hangi konuda eksikse, en çok o konuda gürültü yapıyor. İstisnalar var elbette ama kaideyi bozmuyor.
8. Hikmete ulaşmanın yolunun satırlardan geçtiğini öğrendim.
Güzel bir kitap okumak hikmete yaklaşmanın en kısa ve etkili yolu. Ekranların sunduğu soğuk terapiler yerine, mürekkebin ve kâğıdın o kadim sıcaklığına sığınmalı insan. Zaten bilgelik parlak ekranların gürültüsüne değil, loş bir kütüphanenin sessizliğine daha çok yakışıyor.
9. İpe sapa gelmez insanlara abartılı hayranlığın büyük bir öz güven problemi olduğunu öğrendim.
Vasat insanları övmek ve onların peşinden gitmek, insanın kendine ettiği en büyük hakaret. Övgüyü hak etmeyen insanlara iltifatlar yağdırmak, ruhtaki boşlukları doldurmanın en çirkin yolu. Hayattaki en önemli başarı kimin sevilip kimin sevilmemesi gerektiğini bilmek galiba. Burada denge şaştı mı insan bir ömür yalpalıyor.
10. Çocukların sağ salim eve geldiği her günün büyük bir şükür sebebi olduğunu öğrendim.
İnsan sevdikleriyle ilgili bir imtihan yaşadığında, ipe sapa gelmez şeyleri nasıl da boş yere kafaya taktığını çok iyi anlıyor. O dar vakitlerde insan, kendi uydurduğu sahte dertlerle ne kadar ağırlaştığını anlıyor. Şükretmeyi bilmeyen, sabretmeyi de beceremiyor.

