Eskiden şu sözü çok duyardım: "Çok kitap okumak marifet değil. Doğru kitabı çok okumak marifettir."
Geçtiğimiz günlerde bir araştırmaya denk geldim. Cristel Russell ve meslektaşları, “yeniden okuma” ile ilgili yaptıkları bir araştırmada kitapları tekrar okumanın birçok psikolojik tedavide fayda sağladığını ortaya çıkarmış.
O zaman eskiden beri duyduğum sözün manasına farkında olmadan kafa yorduğumu anladım.
Bugün bilgiyle kurulan irtibat, çoğu zaman toprağın üstünde gezinmeye benziyor. Her yerde bir şeyler var: kitaplar, yazılar, fikirler…
Gözümüz gördüğü kadarına temas ediliyor, fakat hiçbirine yeterince inilmeden geçilip gidiliyor. Oysa kıymetli olan, yüzeyde değil; sabırla kazılan, emekle ulaşılan derinlerde değil mi?
“Toprağın üstünde taş çok; ama altın, derine inene çıkar.” diyor biri.
Bir metni anlamak da böyle. İlk bakışta görünen, çoğu zaman sadece kabuktur. Asıl mana, tekrarın ve tefekkürün açtığı katmanlarda saklı.
MANASI NE BUNUN?
Mesele çok metne temas etmek değil, bir metnin içinde derinleşebilmekte. Bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Bir kitap bitiyor, diğeri başlıyor; bir film izleniyor, ardından yenisi açılıyor. Sürekli bir tüketme hâli… Fakat bu hızın içinde çoğu zaman gözden kaçan temel bir hakikat var: Mana.
SATIRLAR AYNI DUYGULAR FARKLI
Bir metin ilk okunduğunda başka, yıllar sonra yeniden okunduğunda bambaşka kapılar aralar. Çünkü değişen metin değil, onu okuyan insandır. İnsan yaşadıkça, gördükçe, kaybettikçe ve kazandıkça kelimelere yüklediği anlam da dönüşür. Aynı satırlar, farklı dönemlerde farklı duygulara, farklı kavrayışlara karşılık gelir. Bu yüzden anlamak, bir defalık bir eylem değil; sürekli yenilenen, derinleşen bir süreç.
Bu noktada tekrarın değeri ortaya çıkıyor. Tekrar anlamın katmanlarını açan bir anahtardır aslında.
Bir kitabı ikinci kez okumak, aslında aynı metne dönmek değil, yeni bir anlama seviyesine geçmektir.
Her okuyuş, daha önce fark edilmeyen bir detayı görünür kılar; her dönüş, eserin içinde saklı başka bir derinliği ortaya çıkarır. Bu nedenle özellikle klasik eserler, bir kez okunup kenara bırakılacak metinler değil; zaman içinde yeniden yeniden keşfedilecek kaynaklardır.
Ancak modern zamanların hâkim anlayışı bu derinleşmeyi değil, hız ve çokluğu yüceltir. Daha fazla kitap, daha fazla içerik, daha fazla bilgi… Oysa mesele sayı değil, kalitedir.
Kaç kitap okunduğu değil, o kitapla ne kadar sahici bir bağ kurulduğu belirleyicidir.
Tam da bu noktada “irfan” kavramı önem kazanır. Çünkü irfan, bilginin ötesindedir. Sadece öğrenmekle yetinmez; anlamayı derinleştirir, içselleştirir ve nihayetinde hayata taşır.
Bir metinden gerçek anlamda istifade etmek, onu sadece bilmek değil; onu yaşamakla mümkündür. İşte bu yüzden her tekrar, yalnızca zihni değil, insanın bütün varlığını dönüştüren bir imkâna dönüşür. özgün ve köşe yazısı olarak derler misin başlık vurucu olsun

