İsrail, yeni hamleleriyle bütün sinir uçlarını harekete geçiriyor, hassas dengeleri tahrik ederek gerilimleri derinleştiriyor ve sınırları her geçen gün biraz daha zorluyor.
Bölgenin yeniden şekillendirilmesi sürecinde Türkiye merkezli jeopolitik ekseni delmeye gayret ederken, aynı zamanda fay hatlarını tetikliyor ayrışma dinamiklerini kaşıyor. Türkistan coğrafyasının tamamından Akdeniz’e, Kıbrıs’tan Afrika hattına; Kafkasya’daki hassas dengelerden denizlere, kanallara ve ticaret yollarına kadar uzanan gelişmeleri irdelediğimizde, bütün bu alanlarda tahribat meydana getirme gayretini açıkça görebiliyoruz.
Netanyahu’nun “Osmanlı bir daha olmayacak” beyanı, aslında hedeflediği yol haritasının Osmanlı coğrafyasıyla bağlantılı olduğunu açığa vuruyor. Katil Netanyahu ve katil siyonist yapının nasıl bir harita tasarladığını görebilmek için olaylara yalnızca ülkeler bazında değil, daha geniş bir jeopolitik perspektiften bakmamız gerekiyor.
Rusya-Ukrayna Savaşı...
Rusya-Ukrayna Savaşı’na hiç farklı bir gözle baktınız mı?
Savaşın başlangıcından itibaren yaşananlar, bunun daha geniş kapsamlı ve planlı bir senaryonun parçası olabileceğine dair ciddi ipuçları veriyordu. Bugün geldiğimiz noktada Ukrayna’daki demografik yapının değişimi de dikkatle değerlendirilmesi gereken önemli sinyaller ortaya koyuyor.
Deniz hatları ve kıyılar, İsrail’in ve siyonist yapının hedefinde. Katil Netanyahu, küresel sistemdeki değişimi esas alarak kendince bölgesel bir aktör olmanın yollarını arıyor. İnsanlık dışı yöntemleri dahi kendi açısından normalleştirerek bu hedef doğrultusunda ilerliyor. Gazze’de bütün insanlığın gözleri önünde gerçekleştirilen soykırım ise siyonist yapının etkisi altındaki dünya yönetimlerince görmezden geliniyor.
İsrail, Türkiye’yi önünde bir engel olarak görüyor. Aslında doğruyu görüyor. Çünkü Türkiye, bu katil ve insanlık düşmanı yapının bölgenin geleceği açısından nasıl bir tehdit oluşturabileceğini tarihten aldığı derslerle kavrıyor ve biliyor.
Kafkasya hattına dikkat!
İsrail’in uzandığı bölgelere, kullandığı yöntemlere ve izlediği stratejiye baktığımızda, özellikle İslam düşmanlığını körükleyerek hareket ettiğini gözden kaçırmamamız gerekiyor. Üstelik ülkelerin kendi iç dinamiklerindeki sorunlu alanları da bu süreçte devreye soktuğu açıkça görülüyor.
Azerbaycan ile İran arasındaki gerginlikleri ve fikir ayrılıklarını, hatta İran’ın Azerbaycan aleyhindeki tutumlarını sonuna kadar kullanması, bu açıdan dikkatle değerlendirilmesi gereken bir durumdur.
Asıl korkutucu olan ise bütün bunların sosyolojik düzlemde karşılık bulmasıdır.
Bu gerilimleri Azerbaycan aleyhindeki propagandaya dönüştüren İran’ın, aslında İsrail’in bölgeye daha fazla nüfuz etmesinin önünü açtığını da görmemiz gerekiyor.
Ancak burada gözden kaçırmamamız gereken en önemli nokta, Türkiye ve Türk-İslam coğrafyasındaki birlik ve dirlik fikrine yönelik fitnedir. Bu fitnenin yol açtığı ayrışma ve güvensizlik ortamının İsrail kadar İran’ın da işine yaradığını göz ardı edemeyiz.
Yani demem o ki İsrail, kendi hareket alanını genişletmeye çalışırken Azerbaycan, Özbekistan ve Kıbrıs gibi hayati bağlarımızı da tahrik ederek kendisine yeni bir zemin oluşturmaya çalışıyor. Bunun, günün sonunda İsrail’den başka kimseye fayda sağlamayacağı açıktır.
Bu nedenle olup bitenleri yalnızca basit ve duygusal kırılmalar üzerinden değil, jeopolitik yeniden şekillenmenin yansımaları olarak okumalıyız.
Bu da İsrail ile hesaplaşmayı kaçınılmaz kılıyor.
İslam’a savaş açan bir İsrail var!
Tarihî, dilsel ve dinî bağlarımızla pekişmiş kadim coğrafyanın kodlarıyla oynayan, özellikle İslam’a ve onun değerlerine savaş açan İsrail’in kullandığı enstrümanları görmezden gelirsek, asıl nihai hedefini anlamakta zorlanırız. Böyle bir yaklaşım, değerlendirmelerimizin de yüzeysel kalmasına yol açar.
Hilal coğrafyasının tamamına kendi çıkarları doğrultusunda tahribat oluşturarak el uzatan İsrail’in faaliyetlerini gözden kaçırmayalım. Bizi kendi iç meselelerimizle meşgul ederek kendisine yeni hareket alanları açma çabasını da görelim.

