Kaydet
a- | +A

Şimdi şöyle bir yazı mı yazsam? Arkadaş nedir senden çektiği Milli Takım''ın? Allah için futbolculuğuna diyecek yok. Boyun posun yerinde, adele gücün muhteşem; yüreğin dersen devinki kadar. Meşin topu biliyorsun da. Müthiş hırslı adamsın. Oynamak için hemen herşeyin var. Futbolcu olarak Türkiye''nin vitrinine koyduğu prototip bir oyuncusun. Ama beş paralık sporcu değilsin. 11 Haziran 1996''da Notthingham''da Hırvatistan''la oynadığımız Avrupa Şampiyonası grup maçında gole giden rakibine çelmeyi taksaydın 1-0 yenilmeyecektik. Gözlerimizin önünde cereyan eden pozisyonda adamı düşürmedin, o da gitti golünü attı. Sana Uluslararası Fair Play ödülü verildi. Hareketin cidden centilmendi ve spor etiğine uygundu. O gün tribündeki bizler ve de tü Türkiye gole mani olmadın diye sana kızmadı, kınamadı, sporcu olarak alkış da aldın. Ama şu Portekiz maçında Fair Play''in de centilmenliğin de içine ettin. Rakip edepsizce faul yaptı; neredeyse boynunu kıracaktı. Hakem bunu görmedi, sen HERİFİ yumrukladın. Bilmiyor muydun kırmızı kartla oyun dışı kalacağını? Ne hakkın vardı takımı oyun 0-0''ken 10 kişi bırakmaya. Belki de alabileceğimiz bir maçta ay-yıldızlı formayı mahkûm ettin. Bunca emeğin heba olmasına yol açtın. Bak düşün bir de penaltı bile kazandık sen gittikten sonra. Penaltıyı kaçıran Arif''e hiç kızmıyorum; çünkü penaltıyı futbolun kralları da kaçırıyor. Sen hem takımı eksik bıraktın, hem de Fair Play''e ihanet ettin. Dünyadaki bütün Türkler senin için çok kötü şeyler söylüyor, biliyor musun? Stadın en yüksek yerinde asılı "Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlâklı olanını severim" diyen Kemal Atatürk''ün bu vecizesinin yanında yer alan portresine bakmaya yüzün var mı? Yazıklar olsun sana, milyonlarca Türk''ü hüsrana boğdun...

Yoksa şöyle mi yazsam? "Futbol, sonucu önceden kestirilemeyen bir oyundur. Bir maçta öyle beklenmeyen olaylar olur ki sonucu bunlar belirler. Bir takım oyun içinde eksik de kalabilir, eksik kadrosuyla galip de gelebilir. Penaltı değil, penaltılar da kazanabilir. Bu penaltı veya penaltıların tümünü de kaçırabilir. Maç öncesi favori olsa da sonuçta kaybedebilir. Bunun tam tersi de olabilir. Biz geçtiğimiz Cumartesi Amsterdam''ın Arena Stadı''nda böyle bir maçın taraflarından biriydik. Portekiz, Avrupa Şampiyonaları''nda son yıllarda tırmanışa geçti. Aynı bizim gibi. Statüsü bugünkünden farklı olan 1982-84 şampiyonasında AImanya''yı geride bırakıp grubunda İspanya''nın ardından aynı puanla 2. oldu; yarı finale çıkıp Fransa''ya uzatmada 3-2 yenilip elendi. 1996''da İngiltere''deki finallerde aynı gruptaydık. Bizi 1-0 yendiler. Yarı finalde Çek Cumhuriyeti''ne 1-0 yenilip elendiler. Bu defa "rövanşı alabir miyiz?" diye iddialıydık. Cumartesi günü oynadığımız bu son maça kadar Portekiz''le 5 defa karşılaşmış, bir defa kazanıp 4 yenilgi almıştık. Bildiğimiz son dramatik maçı 2-0 kaybettik. Portekiz yarı finale ulaştı. Yani Portekiz Euro-2000 de dahil Avrupa Şampiyonaları''nda 3 defa yarı finale çıkmış bir ekip. Böyle bir takıma elenmek üzüntü konusu olmamak gerek. Milli Takımımız tarihinin en başarılı noktasına ulaştı, Avrupa Şampiyonası''nda çeyrek final oynadı. Almanya, İngiltere gibi devleri, Belçika, İsveç, Danimarka gibi 1. sınıf markaları geride bırakıp Avrupa''nın ilk 8''ine girdi. Üstelik bu finallere gelirken de çok önemli rakipleri geride bıraktı. Yani bir dolu dikenli yoldan geçti. Hocasıyla, futbolcusuyla, federasyonuyla "en başarılıI" ünvanına hak kazandı. Mustafa hoca hata etmedi mi? Elbette etti; bir de "prensip" kamuflajı ardında "inat" gibi bir kusuru da var. Ama onu tebrik etmek "civanmertlik" olur. Futbolcuların tümü iyi de oynadılar kötü de. Ama bu futbolun doğasında var; bütün dünya futbolcusunun yapısı böyle. Baksanıza Almanlar''a, İngilizler''e... Futbolcularımızı da öpelim. Ya federasyon? Çok hataları var; ama bana göre Milli Takım''la ilgili hiç yanlışı yok. Hatırlarsınız artık küllenmiş bir "ödül jipler" olayı var. Benim vicdani kanaatime göre başkan Ulusoy o meselede yerden göğe kadar haklıydı. İşi, pis bir TV yayın rekabetinin kuyruk acısı haline sokanlar ortalığı bulandırıp Haluk Ulusoy''u yıpratmak, hatta yıkmak istediler, başaramadılar. Bu görüşümüzü daha evvel yazdım da, TV programlarında açıkladım da.

Şimdi hedefimizi büyütmenin zamanıdır. Gözümüz ve dikkatimizi 2002 Dünya Kupası''na çevirmeliyiz. Sonbaharda elemeler başlıyor. Grubumuzda İsveç dışında dişe dokunur rakip yok. Ama bizim de tesisimiz yok! Yani stadımız yok... Yani dünya piyasasına süreceğimiz futbolcuları oynatıp da aralarından iyileri seçeceğimiz stadımız yok. Yani takımlarımızın fideliği olan çeşitli yaş gruplarındaki çocuklarımızı yetiştireceğimiz çim sahalarımız yok. Bakmayın siz spor bakanının ödül martavallarına, sahamız ve stadımız yok! Avrupa''ya göre dünyaya göre yok. Siz Türkiye''deki stadlara - belki Dolmabahçe hariç - stad mı diyorsunuz? Şu Avrupa Şampiyonası''nın oynandığı ve her birinin çeşitli marifetleri olan stadları gördükten, içlerinde yaşadıktan sonra bizimkileri düşünüp kahroldum. Haaa bir de Güney Koreli tanıtım görevlisi bir gençle tanıştık Brüksel''de. Biz Türkiye Gazetesi ekibine verdiği 2002 Dünya Şampiyonası için G.Kore''de kullanıma hazır stadların resimlerini görünce ağlamamak için zor tuttum kendimi. Biz İstanbul''da yıllardır bir Olimpiyat Stadı''nın doğru dürüst inşaatını yürütemezken, eloğlu renkli tablo gibi stadlarda futbol oynatıyor. Aklımızı başımıza devşirip, tek yumruk olup 2002 Dünya Şampiyonası''nda onurlu bir derece için şimdiden kolları sıvayalım. Düşünün halli gereken bir de büyük problemimiz var; bir Fatih Terim, bir Mustafa Denizli bulmak zorundayız. Evet sevgili okuyucularımız, işte size iki yazı. Hangisini benimserseniz, çevrenizle onu tartışın efendim..