Kaydet
a- | +A

Özellikle İstanbul''un günlük yaşantısından sahneler sergilediği için "Abuzer Kadayıf" filmi hakkında çok şey yazıldı, çok şey söylendi.

Aslında; sıradan bir yapım olan film için bu kadar yaygara koparılmasının yanlışlıkları ortada.

İstanbul''un şık, süfli, kirli, renkli daha doğrusu çelişkili havasını yansıtmaya çalışan film; bir bakıma, halkımızın büyük bir bölümünün arabeks yaşantısını işliyor.

Toplum içindeki kokuşmuşluk, rüşvetçilik, kabadayılık gibi çirkin illetleri yererken, sokak çocuklarının dramına da dikkatleri çeken film, belki de bu özelliği sayesinde kendini kurtarıyor.

Biz, "Abuzer Kadayıf"ı bütün artı ve eksileri ile bir kenara bırakarak, tekrar gündeme getirdiği "Sokak çocukları" üzerinde durmak istiyoruz.

Ancak, filmde "Sokak çocukları" dramının da enine boyuna işlenemediğini, bütün çıplaklığıyla ortaya atılamadığını da belirtmeliyiz.

"Sokak çocukları"na gelince, sorunun her şeyden önce, içimizde kanayan bir yara hatta toplumumuzun bir utancı olduğunu söylemeden geçemeyeceğiz.

Değerli ve aziz varlıklarımız daha doğrusu her şeyimiz olan çocuklarımız bile, çeşitli tehlikelerin ve tehditlerin baskısı altında bulunurken, hiç kimsesi olmayan "Sokak Çocukları"nın hali, gerçekten de yürekler acısı.

Çeşitli sebeplerden yuvalarından kopan veya öksüz-yetim kalan çocukların büyük bir bölümü, kendilerini boşlukta bulurlar.

Okuyabilen veya iş bulabilenlerin dışında kalan çocuklar, bütün dirençlerine rağmen, eninde sonunda sokakların malı olurlar.

Artık, her türlü tehlike, kötülük onları bekler ve ne yazık ki bulur.

Hırsızlıktan başlayan serüven, bir yerde, sokakta da olsa ayakta durabilme mücadelesi, gasp, soygun, uyuşturucu madde kullanımı, satımı ve nihayet kan dökmeye kadar uzar gider.

"Sokak çocukları"nın tümünün potansiyel bir suçlu olduğunu kabul etmek ne kadar yanlış bir değerlendirmeyse, onları başı boş bırakmak da o kadar vahim bir davranış.

Sokağa da düşen, fakat şu veya bu şekilde sosyal bir şemsiye bulabilen, şefkatli ellere kavuşabilen, en önemlisi, devletin ilgisine ve denetimine mazhar olan çocukların bir bölümü hayatlarını kurtarabiliyor.

Çocuklar üzerinde bunca tehlikeler ve badireler dolaşırken, "Sokak çocukları"nın durumunu iyileştirmek, soruna çareler aramak hepimizin görevi...

Dünyada olduğu gibi Türkiye''de de, "Sokak çocukları" sorunu göç ve kentleşme olgusuyla birlikte ortaya çıktığına göre, yaklaşım bu açıdan olmalı. Yani sorunun, ardı arkası kesilecek cinsten değil. Toplumumuzun her zaman karşılaşacağı bir süreç bu.

Ne var ki çocukların sokağa itilmesi, kendi kendimizi yargılamamızı gerektiriyor sanırız. Toplumun çekirdeğini oluşturan aile kurumundaki çözülmeler, istikrarsızlığı da beraberinde getirmekte. Kırsal alandan şehirlere olan göç hızlandıkça, "Sokak çocukları"nın sayısının artmakta oluşu, ailedeki aksaklıkları ve kentlerde bu aksaklıkları giderici sosyal hizmetlerin yeterince olmadığını düşündürmekte.

Unutulmamalıdır ki; çocuklar kendiliklerinden sokağa düşmemekte, başa çıkamıyacakları durumlardan kaçmak için kendilerini sokağa atmakta ve orada özgürlüğü tadacaklarını sanmakta. Fakat, başlangıcından itibaren, büyük bir hayal kırıklığı onları sarar sarmalar, sonra da bitirir.

"Sokak Çocukları", özellikle şiddetin odağı olmakta. Bu şiddet, öncelikle bu tür çocukların kendi aralarında kurdukları çetelerden, polisten ve belediye zabıtasından gelebilmekte.

Uyuşturucu ve uçucu madde bağımlılığı, "Sokak çocukları"nı bekleyen diğer bir tehlike. Çoğu zaman, zavallı çocuklar uyuşturucu maddeye alıştırıldıktan sonra, ticaretini de yapmak mecburiyetinde kalırlar.

Yasadışı olan yaşamalarını sürdürebilmek için, zamanla biraraya gelerek "sokak çeteleri" ya da "sokak aileleri" yani bir yerde "mafya" haline gelebilen "Sokak çocukları"nın dramı çok acı ve utandırıcı.