“Cami avlusunda iki öğretmen arkadaş konuşurken tanımadığım bir beyefendi geldi...”
Cuma namazının ardından caminin ağır ahşap kapıları yavaş yavaş açılmış müminler birer ikişer avluya yayılmıştı. Güneş, mart ayının yumuşak sıcaklığıyla taş zemine düşüyor; minarenin gölgesi bankların üzerine doğru uzanıyordu. Hava ne soğuktu ne sıcak… Tam insanın içine huzur işleyen cinsten.
Her zamanki gibi avludaki banklardan birine oturdum. Tespihimi elimde yavaşça çevirirken kalbimde tarif edilmez bir sükûnet vardı. Biraz sonra iki tanıdık sima göründü kapıda: Emekli öğretmen dostlarım Kemal Hoca ile İbrahim Hoca.
“Basri Hocam!” diye seslendi Kemal Hoca, gülümseyerek.
“Hocam hoş geldiniz” dedim. Ayağa kalkıp sarıldık. İbrahim Hoca her zamanki vakur edasıyla elimi sıktı: “Allah kabul etsin” dedi.
“Cümlemizin hocam” diye karşılık verdim. Yan yana oturduk. Cami çıkışındaki ramazanın o manevi havası hâlâ üzerimizdeydi. İnsanların yüzlerinde bir aydınlık, bir yumuşama vardı. Sohbet devam ederken bir beyefendi yaklaştı elinde bastonuyla... Kemal Hoca yüzüne dikkatle baktı ve gülümsedi:
“Basri Bey, bu benim eski bir öğrenci velimdi. Hasan Ali Bey”
Tanıştırdı. Tokalaştık. Memnun olduğumu belirttim. O da çok memnun oldu. Kendini tanıştırdı:
“Ben de 1982 yılında Bingöl’de dört yıl öğretmenlik yaptım. İnsanlarından çok memnun kaldım. Bize çok yardımları oldu. Altın kalplidir sizin oranın insanı.”
Hasan Ali amcanın gözleri parladı. “Bizim insanımız hele öğretmene… Baş tacı ederiz.”
Bir an sustu, derin bir nefes aldı: “Bizim oralarda eğitim geç yaygınlaştı. Ama ibadet aksatmak büyük ayıp sayılır. Fitre, zekât, hayır… Çok kıymetlidir” dedi. Bir anısını anlattı:
Gözleri sanki Akhisar’ın avlusunda değil de Bingöl’ün sarı bozkırlarında dolaşıyordu artık.
“Ben küçüktüm” diye başladı. “Babam yaz günü harmanda öküzlerle düven sürerdi. Ekinleri saman yapmaya çalışıyordu. Güneş tepede, toz duman içinde çalışırdı. Ablam da her öğün annemin yaptığı yemeği getirirdi. Bir gün harman iyice saman olmuştu. Yemeği yedik. Ablam harmanın üstüne çıktı. Samanı avuçlayıp üfleyerek buğdayı ayırdı. Beş altı kilo kadarını bir bohçaya sardı. Babam birden ayağa kalktı. Ablama ‘Ne yapıyorsun Emine!’ diye bağırınca ablam korktu. Annem keşkek yapacak da biraz buğday götürüyorum, dedi. DEVAMI YARIN

