Kaydet
a- | +A

Duygu dolu bir yazımız var bugün... İstanbul''dan sayın Özer Saruhan''ın kaleme aldığı, TEMA başta olmak üzere tüm çevreci ve ağaç severlerin duygulanacağı bir yazı... Arapgir Milli Eğitimi''nde görevliyken, Kemaliye''de Milli Eğitim Şube Müdürlüğü görevine tayin olan ve bu tayin ile de onbeş yıldan beri emek verip diktiği fidanları yetim kalan çevreci Zekayi Bingüler''in vefatıyla birlikte dile gelen duygular... "Dayım Zekayi Bingüler''in ölüm haberiyle yüreğim köz gibi yandı. Bir doğa aşığıydı dayım. Onbeş sene boyunca tek başına Arapgir''in inişine yokuşuna, dağına yamacına hep fidan dikmiş, bu fidanları da gece gündüz demeden birer birer bakımını üstlenmişti. Onbeş sene sonra bir tebliğ aldı dayım. Kemaliye''ye çıkmıştı tayini. Hem de terfi ediyordu. Ama o bu terfiye sevinmek şöyle dursun "çocuklarım" dediği ağaçlarından ayrı kalacağı için üzülmüştü. O kadar ki, bu duygularını satırlara dökmüştü: "Bir dut getirip diktim Eğin''e Selam verdim ağasına Beğ''ine Gurbeti çıkaranın pancar ekilsin peğine Kozluk Köprüsü''nde, Çerme gölünde ara ki bulasın beni." *** "Çamlar öksüz kalmış, dutlarım yetim, Kameram yok ki, yapayım çekim, Dertlerine derman olamam değilim hekim, Ulupınar''da Mişelli''de ara ki bulasın beni." Böyle devam ediyordu şiiri. İsim isim yöreyi sayıyor, oraya verdiği emeği, diktiği ağaçların akıbetini soruyordu adeta. Gerçekten o, kendini çevrenin korunmasına, yeşillenmesine güzelleşmesine adayan bir Arapgirli vatandaştı.

Dile kolay, tek başına beşbinden ziyade fidan dikmişti bu yöreye.

Daha dün gibi hatırlıyorum dayımla geçen üç günlük kaya arası gezintisini. 1990 yılı bir Ağustos sabahıydı. İlk defa kır gezisine çıkacak yavrukurtlar gibi heyecanlıydım. Nasıl da barışıktı doğayla. Nasıl da tanıyordu dağları yamaçları. Mis gibi toprak kokuyordu her yan. Rahmetli Adnan Kahveci''nin de tatilini geçirdiği bir bölgeydi burası.

Tadına doyum olmayan üç günlük kamptan sonra orayı bütün güzelliğiyle bırakıp dönüşe geçtiğimizde içime bir tuhaf hüzün çöktü. Aradan aylar geçiyordu. Her sene yaz mevsiminde kaya arasında itina ile pişirilen balıkları, taze taze kopardığım damatesleri, elime sinen fide kokularını, mor mor reyhanları, balık tutmasını, közde kızartmasını taze sebzelerin rayihasıyla karıştırılmış salatayı çok arzuluyordum. Ve her seferinde dayıma telefon açtığımda diyordum ki: -Dayı, bu sene Kaya arasında en az bir hafta kalmak istiyorum. -Sen hele bir gel, gereğini yaparız yeğen. Ah acımasız metropol, konuşmalarımızı mı dinliyordu ne? Kıskanıyordu galiba bizi. Her seferinde önüme apansız telaşeler sürüyor, beni onlarla oyalıyor da bir türlü dayıma yollamıyordu. Tam on yıl geçmişti aradan. 21 Aralık günüydü. Arapgir''e gidecektim ama yollar karla kaplıdır, iki üç gün bekleyelim demişti annem. Üç günün sonunda dayımın ölüm haberi geldi. Kar kış demeden yola düştüm. Ama ne fayda artık dayım bana ses veremiyecekti. Yüreğimde yare, Arapgir''e vardığımda bir kez daha şaşırtmıştı beni. Sanıyordum ki bir ben seviyorum dayımı. Meğer ne çok seveni vardı? Herkes birbirine taziyede bulunuyor, herkes birbirini teselli ediyordu. Birden hatırıma geldi. Asıl şimdi diktiği fidanlar boynu bükük kalmıştı. Onları kim teselli edecekti? Tayini çıkmıştı da, telefonla konuyu anlatırken demişti ki: -Diktiğim fidanlar bakımsızlıktan telef olacak diye çok üzülüyorum yeğen. Benim üzüntüm bu. Yoksa arkamda bakıma muhtaç kimse bırakmıyorum... Hakikaten istese, bir ev de Kemaliye''de kurar rahat rahat otururdu. Orada da kısa sürede yakın dostlar edindiği cenazesine gelenlerden belliydi. Bir ağacın dikilmesini teşvik için büyük gayretler sarf edilen bir ülkede merhumun 15 yıldır iyi bir uğraş vererek yetiştirdiği bu fidanlar sahi gerçekten yetim mi kalacak?!.

ÖNE ÇIKANLAR