Lügatte "aynı hâli paylaşmak, aynı durumu yaşamak" anlamına gelir "hemhâl olmak." Bir insan çok iyi bir aile terbiyesi almış olabilir, ciltler dolusu kitap okumuş da olabilir fakat bozuk bir arkadaş kitlesiyle muhatap olup dostluk kurarsa o terbiye eninde sonunda bir yerde açık verecektir. O yüzden kim ile ne ile hemhâl olduğumuza dikkat etmek gerekiyor. Atalarımızın bu konuda sözleri çoktur: "İsin yanında duran is; misin yanında duran mis kokar. Kıratın yanında duran ya huyundan ya suyundan."
Tarihimizde de buna örnek olacak Yavuz Sultan Selim Han ve Hasan Can gibi hemhâl olmuş, birlikte düşünen, beraber hisseden değerlerimiz vardır. Mısır seferine çıktıkları gün kayıkla Üsküdar'a geçecekken nedendir bilinmez Sultan, yoldaşına takılır ve sorar:
“Hasan Can kahvaltı yaptın mı?”
Hasan Can "Belî (evet) sultanım" diye cevap verir. Selim Han bu sefer de "Yumurta seversin değil mi?" diye sorar. Cevap değişmez: "Belî sultanım."
Aradan aylar mevsimler geçer. Muharebeler, insanlar, şehirler derken nihayet Mısır seferi tamamlanır ve İstanbul'a geri dönerler. Malûmdur ki Selim Han şatafattan, gösterişten hazzetmeyen bir kişiliktir. Bu yüzden seferden dönüşte ertesi gün için hazırlanan karşılama merasimlerinden sıkıldığı için geç vakitte hava kararınca Boğaz'ı geçer. Yanında yine Hasan Can vardır. Sultan denizin ortasında Hasan Can’a döner ve “Nasıl seversin?” diye sorar.
Hasan Can'dan da cevap ışık hızıyla ve nezaketle: “Rafadan sultanım!”
"Hemhâl olmak" birbirinde fâni olmak denilen şey de bu olsa gerek. Bu hadise aynı zamanda Selim Han'ın yakınında bulundurduğu adamlara verdiği kıymeti ve onları ne kadar iyi tanıdığını da göstermektedir.
Allahü teâlâ ecdadımıza rahmet eylesin, şefaatlerine nail eylesin. Herkese de Hasan Can gibi hemhâl olunacak dostlar nasip eylesin inşallah.
Ahmet Çelik-Samsun
ŞİİR
Eşik
Diriltir bir soluk ölü ruhları,
Ve toplanıp gelir mahşer yerine.
Kim kimden kaçıyor hiç belli değil,
Belki hak geçirdin garip birine.
Davacı olur mu? Niye olmasın,
Yoksa mahkemenin mahiyeti ne?
Nokta ile virgül çıksa huzura,
Biri borçlu kalır yekdiğerine.
Öyle ise parmak ucunda yürü,
Hak ve hakikatin burcunda yürü.
Sana haber verse fasığın biri,
Onu bile danış irfan ehline.
Garip duasıyla doldur heybeyi,
İbadetler yolda ışık yerine.
Aydınlık istersen yarınlarını,
Söndürme hiç vicdan fırınlarını.
Sürünerek gidip yâr kapısına,
Gıyabî, eşikte koy her varını.
Mustafa Özkahraman
Bayrağıma
Şehitlerin kanları ile boyanmış,
Benim asil bayrağım.
Milletimin gururlu simgesi olmuş,
Benim al, beyaz bayrağım.
Ülkemin her karışında dalgalan, durma,
Gökten ay yıldızı almış.
Onun gibisi yok asla,
Benim al bayrağım, asil bayrağım.
Hatice Kübra Delen
TARİHTEN BİR YAPRAK
ÇELEBİ DEĞİLİZ Kİ: Mısır Seferinden döndükten sonra, Edirne’ye hareket etmek üzere olan Yavuz Sultan Selim, nedimi Hasan Can’la saray bahçesini gezerken sırtına batan bir şeyden şikâyet eder. Sultanın düğmelerini çözüp sırtında henüz baş vermiş, etrafı kızıl, olmamış katı bir çıban gören Hasan Can; “Padişahım büyük bir çıbandır, henüz hamdır, zorlamak uygun değildir, bir münasip merhem koyalım” deyince Yavuz; “Biz çelebi değiliz ki, bir çıban için cerrahlara müracaat edelim” der. Daha sonra hamamda çıbanı ovduran Sultan, yaranın büyümesi üzerine Hasan Can’a “Seni dinlememekle kendimizi telef ettik” demiştir. Allah rahmet eylesin...


