Büyük savaşların sonucunu her zaman generallerin devasa haritaları ya da mühimmat depoları belirlemez. Bazen de tarihin akışı, coğrafyanın kuytusunda kalmış bir köyde, bir çocuğun sarsılmaz cesaretine emanet edilir.
1922 yılının Kütahya’sında, Saraycık köyü yakınlarında yaşananlar tam da böyle bir kırılma anıdır. Büyük Taarruzun oluşturduğu o muazzam kaosun ortasında, rotasını şaşırmış 7 bin kişilik koca bir Yunan askerî birliği, karşılarında henüz 14 yaşında bir çoban bulur:
"Sakatların İsmail..."
Düşman subayları ellerindeki haritalarla Bursa yolunu sorarken, karşılarındaki çocuğun ürkeceğini ve gerçeği söyleyeceğini sanıyorlardı. Oysa İsmail, yaşından büyük bir stratejik zekâ ve vatan sevgisiyle düşmanın gözünün içine baktı. Onları Bursa’ya değil, adım adım Türk ordusunun pusu kurduğu mevzilere doğru yönlendirdi.
7 bin asker, 14 yaşındaki bir çocuğun vatan aşkıyla ördüğü tuzağa gözü kapalı yürüdü. Kuşkusuz İsmail, attığı bu adımın bedelini canıyla ödeyeceğini biliyordu; nitekim gerçek anlaşıldığında düşman kurşunlarının hedefi oldu.
Bugün Sakatların İsmail, tarihin tozlu sayfalarında sessiz bir isim gibi durabilir. Ancak unutmamak gerekir ki; Anadolu’nun bağımsızlık haritası, cephedeki süngüler kadar, İsmail gibi serdengeçti çocukların tunçtan yürekleriyle çizilmiştir. Ruhu şad olsun.
Uğur Utkan-Araştırmacı Tarih Öğretmeni
ŞİİR
Aşk mazlumu
Aslında mazlumum, dosyada sanık.
Aleyhe konuşur, yalancı tanık.
Fikirler karışık, gönüller yanık.
Âlemin dilinde, garip, deliyim.
Âşıklar nezdinde, seven biriyim.
Tuzaklar kurulmuş, geçtiğim yola,
Fark ettim, çaresiz, vermiştim mola.
Geceden, gündüze bir menzil kala.
Elime kelepçe vurdular niye?
Canımı, canana veririm diye.
Zabıtlar, kâtipler, bir yığın soru.
Allah’ım, bunlardan sen bizi koru.
Bozulmuş düzenler, eğrilmiş doğru.
Aklını başından alırım diyor.
Utanmaz, arlanmaz, uslanmaz diyor.
Göz altı süremiz bitmemiş daha.
Kanunsuz, hukuksuz, kalkmış da raha.
Meydanlar onların, çöllerin vaha.
Delirdi diyerek, attılar çığlık.
Savcısı diyordu, eline sağlık.
Hâkimin önünde, sordular hesap.
Duymadı kulaklar, verdiğim cevap.
Asılsın diyormuş, medeni kitap.
Kırıldı kalemim, yakıldı gönlüm.
Dostlarım konuşmaz, duyulmaz sözüm.
'Aciz'im sultanım, mazlumum inan.
Aslında biliyor, bunları canan.
Aşkıma, ihanet edemem, isyan.
Gözümden yaşları silmiyor Canan.
Suçsuzsun aslında, demiyor Canan.
Aciz Sultan-Abdurrahman Gök
DUYGU DAMLASI
YAYLALARIM: Dağların çiseli dumanından yüze üflediği sözler. Bu sözler tabii o coğrafyanın genetiğinden size işlerse âdeta sizinle konuşur, çok da güzel dinler, dertleşir. Sitemi yoktur, doğallığıyla tabiat akımından her türlü dokusunu size menfaatsiz misafir eder. Uzun ara şehir hayatından memleketim, ata yerim; Trabzon-Çaykara'ya varmamın mutluluğu, beynimi resetleyip vücuduma dinginlik verdi, mutluluğunu serpiştirdi. Sıfır rakımlı yaşadığım şehirden ve sıcağın, nemin, trafiğin yoğun hareketinden; artık kanatlarımı takayım dediğim uçak ile rakımı 2.420 metre olan dağların zirvesine ulaştım. Geride bıraktığım o sıcaklar, nemler trafik alabora oldu. Dağların çiseli dumanından yüzüme üflediği sözleri artık duymaya başladım.
Soğuğun yanında o sözlere ortak olup bana sanki gizemli sitem yapıyor; “niye bunalıyorsun sıcaktan, nemden, bak ne güzel gelmişsin o oksijensiz kirli havadan, sana seni kendini getireyim bu temiz havadan, istersen değsin sana çiseli dumanından.” Düz giden ayaklarım sanki zikzak yapıp biraz da zıplayıp kemençe sesinden oynamak istedi. Metin Yazıcıoğlu


