Şikâyet, günümüzde çok popüler bir kelime. Dilin canlı yapısı, böylesi kavramları takvim zamanı içerisinde çoğu zaman sözlüklere hapsetse de anlam altyapısı yaşamaya devam ediyorsa kelime de yaşamaya, hatta her dem tazelenmeye devam ediyor. Zira şikâyet de böyledir; sürekli yeniden tazeleniyor.
Şikâyet kutusu, şikâyet hattı, şikâyet bürosu, şikâyet mektubu, şikâyet e-Postası… İnsan düşünmeden edemiyor doğrusu: Biz niçin her şeyi şikâyete bağlıyoruz? Ya da soruyu tersten soralım: Neden sürekli şikâyet ediyoruz?
Şikâyet, gerçekten maddi veya manevi bir zarara matuf olduğunda ve o zararın giderilmesine vesile olabilecekse elbette anlaşılabilir. Bir zararı önlemeye yarayacaksa da gereklidir. Ancak bizler her zaman bunu böyle mi kullanıyoruz? Cevabı içimizde kalsın fakat çoğu zaman kaprislerimiz özellikle de nefislerimiz bizi şikâyet etmeye yöneltiyor.
Aslında burada bir hakikat çıkıyor ortaya: Şikâyetin ölçüsü ve gayesi, insanın niyetini ve gönül dünyasını da gösteriyor; çoğu zaman fark ettirmeden.
Elbette şikâyete konu olmak da zelil bir hâldir. Her iki durum da birliği, beraberliği, muvaffakiyeti, yekvücut ve tek cihet olmayı, sevmeyi ve sevilmeyi zedelediği için olsa gerek, hikmet ehli zatlar sevdiklerine çoğu zaman hem şikâyet edenin hem de şikâyet edilenin tasvip edilmediğini, bu hâllerin makbul görülmediğini tekrar edip dururlarmış.
Şimdi kendimizi bir yoklayalım efendim: Bol bol şikâyet ediyor ve şikâyet ediliyor muyuz? Yoksa şikâyet etmekten de şikâyet edilmekten de sakınıyor muyuz? Eğer ilk soruya cevabımız “evet” ise ne yazık… Yok, ikinci soruya cevabımız “evet” ise ne mutlu bize.
Hakikat Kitabevi Mektûbât Tercümesi'nde özetlendiği gibi:
"Seviyorum diyenin, güzel olsa da pek,
Nâzlılığı bırakıp, nâz çekmesi gerek!"
Ahmed Mücahid Miliç
ŞİİR
Sevdiğime
Ben seni tanıdığım ilk gün
Sanki yeniden doğdum,
Hayatımın akışını değiştirdin sen
Belki de beklediğim gönlümdün
Seni sevmeye başladım, içimdeki bir ses
Beni sana doğru itiyor ve diyor ki:
Senin bahtın ve...
Seveceğin ilk ve son kişi.
Evet sevdiğim,
Ben seni zengin şımarıkça değil,
Şahlanan bozkurt yiğitliği ile
Oğuzlardan gelen mertlik ile
Seviyorum...
Benimki kuru bir sevda değil,
Aksine ömre bedel
Yüce bir sevda ve sen,
Benim için
Görkemli bir kadın değil
Hayat ve her nefesimde ışık tanemsin,
Sen benim gönlümün ve yüreğimin,
Gönlümdeki sahibisin...
Can yoldaşım, candan öte
Can sevdiğimsin...
Rumuz: "Gülbahçem"
DUYGU DAMLASI
Söğüt mü palmiye mi?
"Şairler Sultanı" Baki Efendi, ayakkabı numarası 42 olduğu hâlde 41 giyermiş! Akşam evine geldiğinde de pabuçlarını çıkarınca bir "oh" çekermiş... Hanımı bunu fark edince sormuş: "Efendi, sen niye bir numara küçük ayakkabı giyiyorsun?" Bâki Efendi şöyle cevap vermiş: "İşte duydun ya; akşamları çıkarınca 'oh, rahatladım' demek için..."
Her tatil dönüşü çevremdekilere bunu anlatırım. Niçin, çünkü tatil beni sıkıyor. Eve dönünce rahatlıyorum... Nasıl rahatlamayayım ki gittiğim yerde deniz var, orman var; kaldığım o sitede palmiye ağaçları var ancak bir tek söğüt ağacı bile yok! Biz Anadolu insanı bir gök söğüt gölgesinde oturmadan dinlenemeyiz... Hele bir bardak da ayran içtik mi değme keyfine!.. Bundan sonra tatil için yaylalara gideceğim... Gölgesinde yatamadığım palmiye sizin olsun. Verin benim gök söğüdümü!.. [Rumuz: "Haşmet"]

