“Ben Mescidi Aksa'yım, Müslümanların ilk kıblesiyim. Son peygamber Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sallallahü aleyhi vesellem) miracının şahitlerinden biriyim. Uzun zamandan beri düşman elinde esirim. Ne Müslümanlar bana doyabiliyor ne de ben onlara doyabiliyorum. Belirli şartlar ve zamanlar dışında ayırıyorlar birbirimizden bizi. Batıl inanç ritüelleri duvarlarımı nefessiz bırakıyor. Ben hakiki din olan İslam’ın şerefiyim.
Geçtiğimiz Ramazan-ı şerifte kollarımı zincirlediler. Mescidimde namaz sesleri kesildi. Teravihin o nurlu salevatları içimde yankılanmadı. Büyük bir eksiklik yaşadım. Boynu eğik, gözü nemli, beli bükük bir Ramazan-ı şerif geçirdim. Filistin halkı gözyaşları ve çabaları ile çevremde bulundular. Beni sahipsiz bırakmadılar. Yarın ahirette onlardan razı olacağım. Rabbime onlar adına şefaat edeceğim. Şimdi hâlâ tutsağım. Bu esaretimin ne zaman biteceğini bilmiyorum. Aslında Müslümanlara verilen, önemli bir emanetim. Çevreme şöyle bir bakıyorum da yakınımda olan tüm Müslümanlar zulüm içindeler. Onlara da ayrı üzülüyorum. Duvar alçılarımı diken diken yapan şey ise, bu duruma umursamayan müminler...
Bir türlü anlam veremediğim bu durum beni endişelendiriyor. Müslüman kardeşliği ne kadar büyük bir zaafa uğramış. Bana ne demekten kurtulup bir an önce toparlanmanız, birlik olmanız, ecdadınız gibi dünyaya huzuru, adaleti ve barışı getirmeniz özlemimdir. Benim özgürlüğümü de siz geri alabilirsiniz. Bana ve tüm Müslümanlara sahip çıkabilirsiniz... Bu arzu da mümin olmanın bir parçasıdır. Birlik olun ki gücünüz geri gelsin.”
Sevda Yerinde
ŞİİR
Kalır...
Ey yâr dide-i deryanda boğulurum,
Can gelir bedene ne zaman,
Nefesini solurum,
Yüzümün gülmesinden yana
Daim umutsuzum,
İhtimal-i tebessümüm,
Yalnız sende tek umudum,
Bedende can mı kalır aşk olmayınca,
Çehreye kan gelir yâri anınca,
Sende olan ben, yok olur
Sedan olmayınca,
Ben mi kalır bende,
Hayat sensiz olunca,
Susuz gülde sensiz bende,
Can mı kalır?
Sensiz,
Senin olan yüreği karalar alır,
Hüdavendi uğruna neler verir ne alır?
Şems gidince ay nursuz kalır.
Hudavendi-Kahap Mert Demirbaş
TARİHTEN BİR YAPRAK
GÜLŞEHRÎ: 13. asır sonlarıyla 14. asır başlarında Kırşehir’de yaşamıştır. Yunus Emre gibi, Anadolu tekke edebiyatının önde gelen isimlerindendir. Tasavvufî konuları usta bir ifadeyle yazmıştır. Dili sade ve güzel, vezni kullanışı iyidir.
Gülşehrî, bir sofi şair olmakla beraber, eserlerinde sanatının yüksek heyecanını duymuş görünür. Bir meslek propagandası yapmaktan ziyade, bir sanat eseri yazmak ve geleceğe bir sanat eseri bırakmak ve Türkçeyi işleyip geliştirmek düşüncesiyle çalışmıştır. Gülşehrî’nin hocası olan Ahî Evren’in menkıbeleri hakkında yazdığı bir mesnevîsi ve bazı şiirleri var ise de asıl değerli eseri büyük velî Ferîdüddîn-i Attar hazretlerinden çevirdiği Mantıku’t-Tayr’ı, diğer adı ile "Gülşenname" adlı mesnevîsidir. Gülşehrî, bu eserini en çok Hazreti Mevlânâ’dan ve başka kaynaklardan aldığı kıssalarla, görüp işittiklerini de katarak, birçok sohbetlerle zenginleştirip yeniden yazmış gibidir. Gülşehrî, Ferîdüddîn-i Attar’dan başka, başta Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Sâdî-i Şîrâzî, Genceli Nizâmî ve Sultan Veled’in tesiri altında kalmıştır. Hayatı hakkında, devrine ait kaynaklarda yeterli bilgi yoktur.

