BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Meğer bir balonmuş!

Bir süredir Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerine inanmak istemeyenler için ENAG adlı bir oluşum paralel enflasyon rakamları açıklıyor.
TÜİK'in yüzde 61 dediği mart ayı enflasyon rakamlarını, ENAG yüzde 142 diye duyurmuştu.
Sahi kimdir bu ENAG, nerede bulunur, çalışma prensipleri nelerdir?
Habertürk yazarı Kemal Öztürk, hafta içinde güzel bir gazetecilik örneği sergileyerek bu soruları yetkilisine sordu.
Bütün muhalif medyanın yere göğe sığdıramadığı ENAG meğer bir kurum bile değilmiş.
Prof. Dr. Veysel Ulusoy, Yeditepe Üniversitesi'nde iki doktora öğrencisiyle bir sistem kurmuş.
Araştırmalar beş altı metrekarelik bir odada, tek bir bilgisayarla, -evet evet yanlış duymadınız- yıpranmış eski bir dizüstü bilgisayarla yapılıyormuş.
Ekip, verileri marketlerin internet siteleri üzerinden topluyormuş. Ürün fiyatlarının %81’i webden, %19’u TÜİK’ten alınıyormuş.
ENAG'lı akademisyenler bakkalın, manavın, kasabın yüzünü görmeden, sıfır saha araştırmasıyla enflasyon açıklıyormuş.
TÜİK ise şubat başında enflasyon için "81 ilde, 225 ilçede, 27 bin 261 iş yeri ve 4 bin 274 konuttan (kira), 409 madde, 904 madde çeşidi için her ay yaklaşık 560 bin 392 fiyat derleneceğini" duyurmuş; barkod verilerinin de derleme sürecine entegre edildiğini açıklamıştı.
TÜİK'in verilerini sorgulayabilirsiniz, eleştirebilirsiniz. Kurumun enflasyon hesabında gıdanın oranı yüzde 25,32, konutun ise 14,12. Bunlar halkın en büyük gider kalemini teşkil ediyor. Savaş başlayalı beri ikisi de uçtu. Bunların oranı niye düşük diye bir vatandaş olarak merak ediyorum mesela... Ama bu demek değildir ki TÜİK'e güvenilmez!
Araştırma safhasındaki, onaylanmamış bir doktora tezi çalışmasını yüzlerce analistin görev yaptığı koca bir kurumla mukayese etmek büyük bir ayıp!
Üniversitelerimizin araştırma yapması, alternatif modeller geliştirmesi kıymetli bir şey. Fakat ipin ucu spekülasyona çıkıyorsa, adama "bir dakika" derler.
ENAG'ın kurucusu Cumhuriyet gazetesinde yazıyor. Politik bir duruşu var. Taraflı yani. Bu bile araştırmasını sorgulamaya yetiyor.
 
 
El ele manipülasyon
 
Aile Bakanı, CHP'li bir vekilin soru önergesi üzerine Türkiye'de 5,9 milyon hanenin devlet yardımından faydalandığını açıklamış.
Karar gazetesi "Başka söze gerek yok. Türkiye'de her dört aileden biri devlet yardımı alıyor" diye manşet yaptı. Haberde hükûmetin dokunduğu insan sayısı, yardıma muhtaç gibi gösterilmişti. Oysa öyle değil.
Devletin yaşlısından engellisine, doğum yapanından şehit yakınına, yakacaktan, elektrik desteğine varana kadar 36 çeşit sosyal yardımı bulunuyor. Liste, bakanlığın internet sitesinde mevcut.
Burada eleştirilecek bir şey varsa da o devletin yardım yelpazesini geniş tutması, her şeyi devletten bekleyen kitleler oluşturmasıdır. Düşünün, geçen yıl dağıtılan yardım miktarı pandeminin etkisiyle 97,8 milyar lirayı bulmuş.
Aynı günlerde HalkTV'de bir haber çıktı. "Kaynak arayan AKP, engelli ve 65 yaş aylıklarına göz dikti" diye. Haberde 542 bin 557 kişinin maaşı kesildiği belirtiliyordu. Kaynak kimdi? Tabii ki başka bir CHP'li vekil. Bakan açıklama yaptı. Söz konusu kişilerin 213 bininin vefat ettiğini, 111 bininin sigortalı olduğunu vs. açıkladı. Denildiği gibi değildi.
CHP'li vekiller rakamları, muhalif medya da gündemi manipüle ediyor...
 
 
28 Şubat 'Tufan'ı
 
Tufan Türenç ölmüş. Otuz yıl boyunca Hürriyet'in Yazı İşleri Müdürlüğünü yapmıştı. Parti kongresinde çoraplarıyla sandalyeye çıkarak Kılıçdaroğlu'na alkış tutacak kadar koyu bir CHP'liydi.
28 Şubat döneminin medyadaki gizli aktörlerinden biriydi. Cuntaya desteğini saklamadı. 'Siyasetçiler görevini yapsa, bunlar da darbeye kalkışmaz' diyerek darbecilere toz kondurmadı.
Gazeteleri yazı işleri müdürleri yapar, hesabı yayın yönetmenleri verir! Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu, Ertuğrul Özkök'ü davet etmiş, Türenç "Beni çağırsalardı, şöyle söyler böyle yapardım" diye celâllenmişti.
Ölüm haberi birçok gazetede yayınlandı. Yeni Şafak'ta bile. Cemaziyelevvelini bilmesek “Ne büyük gazeteci” derdim!..
 
 
Naş naş Çarigrat naş
 
Ömer Seyfettin'in "Nakarat" isimli bir hikâyesi vardır. Olay 1903 yılında geçer. Disiplinsizliklerinden dolayı kurmay olamayan bir Türk subayını, Babina isimli küçük bir Bulgar köyüne tayin ederler.
Subayımız karakol binasının duvarındaki yazılarla hayallere dalarken bir gün, sarışın bir Bulgar kızının sesiyle irkilir. Kız zaman zaman belirmekte, "Naş naş Çarigrat naş" diye seslenmektedir.
Safiyane aşk şarkısı zanneder bizimki. Pencereden pencereye aşk yaşamaya başlar. Kızın şarkısında "Seni seviyorum" dediğine inanır. Ne var ki bu muhabbet uzun sürmez. Bir ay sonra tayini Manastır'a çıkar. İçi buruktur. Bulgar "sevgilisine" mahalledeki çırakla kolonya şişesi gönderir. Gönderir ama sevgilisinin pencereye çıkışta söylediği şarkının sözlerini pek merak etmektedir. Nihayet dayanamaz. Esnafa gider, "Naş naş Çarigrat naş, ne demektir?" diye sorar. Adamın benzi atar. "Haşa efendim, burası namuslu bir köydür" deyiverir. Subay, sözlerin müstehcenliğine yorar ve daha çok meraklanır. Dükkân sahibini sıkıştırır. Adam çaresiz tercüme eder "İstanbul bizimdir, bizim olacak!" Türk subayı beyninden vurulur. Gafletinden dolayı kendini affetmez. Subayın dramı, milliyetçilik akımlarının pençesindeki bir imparatorluk hikâyesidir...
Geçen hafta bir ünlünün ikizi doğdu. İsimlerini Sofia ve Alya koyduğunu duyurdu. Türk ve Müslüman isimlerinin suyu mu çıktı diyecek oldum, mazallah mahalle baskısına uğrarım diye vazgeçtim. Sonra Engin Ardıç ve Hıncal Uluç köşelerine taşıyınca bu hikâye düşüverdi aklıma... İstanbul elli seneye kalmaz Bulgarların değil ama bizim Sofia'ların, Alya'ların, Leo'ların, Lily'lerin olacak!
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
626202 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/fatih-selek/626202.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT