BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

KURTULUŞ DUADA!..

 
11 Ayın Sultanı, mübarek ramazan ayının gelmesiyle gitmesi yine bir oldu. "Merhaba"lar yerini hemencecik "el vedâ"ya devretti. O, yine güzeldi, yine nazlıydı, burukluk içinde bile yine tadına doyulmazdı. Şimdi Leyle-i Kadr’in, Kadir Gecesi’nin gününde ve öz iklimindeyiz. Kur’ân-ı kerîmin, yirmi üç yıl boyunca Sevgili Peygamberimize -aleyhi’s salatü ve’s selâm- gelmeye başladığı bin aydan hayrlı bir üstün vakitteyiz. Kadir Gecesi’ne ulaşmak, mü’min gönüller için sanki bayrama ulaşmaktır. Leyle-i Kadr ile Fıtır Bayramı, çifte bayram olarak art arda yaşanır.
Ramazan ayı, geldi ve gidiyor. Şu var ki bu seneki ramazan ayı, kaç insan ömründe, kaç asırda bir rastlanacak istisnâî bir zamana denk geldi. Geçen senenin sonunda Sarı Asya’nın doğusunda bir virüs ortaya çıktı. Sonra bütün yeryüzünü ve bütün âlem-i İslâmı sardı. Memleketimizde görüldüğünde 10 Mart’tı. Ankara ve diğer başkentler tedbir üstüne tedbirler aldı. "Evde hayat var" dendi, "hayat, eve sığar" dendi. Ev, yuva sığınak oldu. Hekimler, devleti idare edenler, "aman mecbur kalmadıkça evden çıkmayın, yakın mesafeden mutlaka imtina edin" diye sıkı sıkıya tembih ettiler. 65 yaş üstü vatandaşlarla 14 yaş altı çocuklar ve 20 yaş altı gençler için sokağa çıkmama kararı tatbik edildi. İnsanların topluca bir arada olabildikleri her yer kapatıldı. AVM’ler, okullar kapatıldı. Şehirler arası seyahat yasaklandı. Cami ve mescidler kapatılmadı ama buralarda cemaatle namaz kılınmaz oldu, sadece ferdî namaza müsaade edildi. Ramazan ayının ayrılmaz güzelliklerinden olan teravih namazları da camilerde kılınamadı. Evlerde iftar dâvetleri yapılamadı. Son 30 senede güzel bir âdetimiz gelişmişti. Belediyeler, yolcu, garip, fakir vatandaşlar için ramazan çadırları kuruyorlardı. Bu ikramlar, öylesine rağbet gördü ki bazı belde sakinleri de bu çadırların müdavimi oldular. Yeni zamanlar, komşuluk hasletini bitirmiş, insanlar yalnızlaşmıştı. Bu çadırlar, birbirini tanımaz insanları, aynı sofra etrafına, aynı ruhaniyet içinde topladı. Kim bilir o sofralardan kaç bin dostluklar çıkmış, hısımlıklar, arkadaşlıklar doğmuştur.
Bu ramazan, "yeni virüs" veya "Covid-19" denilen virüs yüzünden nice güzellikler yaşanamadı. Salgın hastalık, dünyayı âdeta rehine aldı. Umreler durdu, hiç akla gelmezdi ama Kâbe-i şerîf tavaf edilmez oldu.
Seyahat hürriyetinin, ticaret hürriyetinin, çalışma hürriyetinin, eğitim hürriyetinin, ibadet hürriyetinin… hatta gençlerin düğün- dernek hürriyetlerinin kısıtlandığı, tahdit edildiği günlerdeyiz. Bütün dünya, tarihin olağanüstü mevsimlerinden birini yaşıyor. Böyle bir öldürücü salgın, daha evvel olmuş muydu? Herhâlde olsa bile bugünkü gibi 7 kıtaya yayılmamıştır. Bundan sonra ne zaman bir daha olur? Bilinmez. Hatta hâlen yaşadığımız şu günlerin ne kadar süreceği de bilinmiyor. Ölümler azalsa bile ufak bir hatayla ikinci ve üçüncü salgın tehlikesinin gelip öncekilerden de kötü sonuçlar doğurabileceğini uzmanlar haber vermekteler.
Her hayrın, iyiliğin ve her şerrin, kötülüğün Allahü teâlâdan geldiğine inanmak amentümüzün şartıdır. Allahü teâlâ, istediğini istediği gibi yaratır. Korona adlı bu virüsün gözle görülmesi ve elle tutulması mümkün değil. Dolayısıyla gözüyle görmediğine inanmayıp ve bundan dolayı Allah’ı inkâr edenlerin bu virüse de "yok" demeleri mantıkları icabıdır. Kendileri bilir. İster inatlarına devam etsinler. İsterse îmân etsinler…
Melik’ül mülk olan, mülkün mutlak sahibi ve Kâinatın halikı, Yaradan’ı olan Allahü teâlâ, zerre bile olmayan bir mahlûku ile 7 milyara böyle bir hürriyetsiz hayatı takdir buyurdu. Bu bir ilâhî gazap mı, imtihan mı, ihtar mı, ders mi? Galiba hepsi birden. Bir yanda fakir-fukara çadırlarda iftar edip şükrederken biraz ötedeki 4, 5 veya 7 yıldızlı otellerde gösteriş içinde israftan geçilmez iftarlar yapılıyor, bir verip bin almanın menfaat hesapları görülüyordu. Bütün İslâm memleketleri bu vaziyetteydi. Hele Arap değil sözün gerçeğiyle "bedevî âlemi"nde iş, petrol ve servet şımarıklığına dönmüş fakir İslâm ülkeleri böcek gibi görülmeye başlanmıştı. Bunlar, herhâlde bir cezayı hak edeceklerdi.
Peki İslâm dışı dünya?
Evet; kapitalist, vahşi ve soyguncu dünyaya gelince orada merhametin m’si kalmamıştı. Şarkî Türkistan, 7 milyarın gözü önünde nice seneler boyu korkunç bir Çin zulmü yaşadı ve bugün de yaşamakta. Arakan, Keşmir, Afganistan, Irak, Suriye, Filistin ve Yemen yaşamakta. Yüzde 90’ı ile Afrika sefalet içinde. Bir asırdır bütün bu mazlumların gözyaşı, ırmaklarla yarıştı, feryadları arşa yükseldi. Sonunda ilâhî adalet, cezayı verdi. Şu ân bütün dünya hükümlüdür. Devletlerin bir kısmı zulmetti, bir kısmı zalimleri seyretti, ceza topyekûn geldi. İnsanlık, en son Meriç Nehri’nde boğuldu. Orada zulmedilen Suriyeli mülteciler, boğulan insanlıktı. Meriç Nehri’nde insanlık boğuldu; ceza Çin’den başladı.
İşlenen suç, ikrar edilmeli ve tövbe edilmelidir:
Duaların reddolmadığı azîz Kadir gecesindeyiz. Herkes, komşularına, millete, devlete, ümmete, mazlumlara, mağdurlara, hastalara, yoksullara insanlığa, sevdiklerine, ailesine ve kendisine… yalvara, yalvara dua ederek bu salgının bitmesi, bir daha yaşanmaması, yeryüzünden kazınıp yok olması için dua etmelidir.
Yüce Allah, müsebbib’ül esbâbdır, sebepleri yaratandır. Virüsü yaratan O’dur. Yok ederek şifayı verecek, huzur ve iyiliği lütfedecek olan da O’dur. Hekimler, ilaçlar vesiledir.
Öyle ise af için, pişmanlık için eller semaya.
Kurtuluş duada.
Leyle-i Kadriniz mübarek, dualarınız makbul olsun.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
613652 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/rahim-er/613652.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT