Şara'nın yayınlanmayan röportajı ortaya çıktı: YPG askeri kararları PKK'dan alıyor
Suriye lideri Şara, YPG'nin askeri kararlarının doğrudan PKK’ya bağlı olduğunu söyleyerek "İmzaladığı anlaşmaları uygulayamayan bir kurumla müzakere ediyorsunuz" dedi. Mazlum Abdi'ye de seslenen Şara, "Mazlum, Kürt halkının hakları için savaşıyorsan, tek bir damla kan dökmene gerek yok çünkü Kürt halkının hakları güvence altındadır" ifadelerini kullandı.
Halep'te terör örgütü YPG'nin sivillere saldırıları sonrası başlatılan operasyonlara Suriye ordusu tarafından mahallleler tek tek temizlenirken Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara'dan önemli açıklamalar geldi.
Şara'nın bir Kürt kanalıyla gerçekleştirdiği ancak kanalın yayınlamaktan vazgeçtiği mülakat, Suriye Devlet Televizyonu Al-Ikhbariya tarafından paylaşıldı.
Suriye ordusu Rakka'ya girdi! YPG'li teröristler saldırdı, 2 asker hayatını kaybetti
Şara röportajda Türkiye ile ilgili de değerlendirmelerde bulundu. İşte o röportajın tam metni...
“Önceki rejimin 60 yıllık iktidarı boyunca Suriye halkına çok büyük zulümler yapıldı. Bu zulümler yalnızca Suriye halkına değil, Lübnan halkına da ve Suriye halkını oluşturan tüm bileşenlere yöneldi. Kürt bileşeni de buna dahildi. Yani zulüm, Suriye halkının tüm bileşenlerini kapsayan genel bir zulümdü. Ardından mübarek Suriye devrimi gerçekleşti ve bu devrimde halkımızın tüm kesimleri, Suriye halkının diğer bileşenleriyle birlikte iyi bir şekilde yer aldı.
Sonrasında olaylar gelişti; devrim sürecinde birçok ayrıntı ve farklı gelişme yaşandı. Nihayetinde kurtuluş gerçekleşti. Bu kurtuluş, Kürt halkına ve Suriye toplumunun diğer bileşenlerine yönelik yapılan zulümlere karşı gerçek anlamda ilk somut tepki niteliğindeydi. Çünkü bu, son derece büyük ve suçlu bir rejim düzeninin yıkılması anlamına geliyordu. Bu rejim, Kürt bileşenine ve diğer bileşenlere karşı çok kötü uygulamalarda bulunmuştu. Ancak Kürt bileşenine yönelik bazı seçici uygulamalar da vardı; bunların içinde bir kısmının Suriye vatandaşlığından ve yurttaşlık haklarından mahrum bırakılması da yer alıyordu. Dolayısıyla önceki rejim sisteminin yıkılması, Kürt haklarının fiilen iadesine yönelik ilk adımdı.
"KÜRTLER ŞAHİDİM"
Kürt bileşeni, Suriye devrimi sürecinde de, diğer insanlar gibi, bazı zulümlere maruz kaldı. Bu zulümler; DEAŞ gibi kontrolsüz ve hukuka bağlı olmayan bazı gruplardan ya da disiplinli olmayan bazı fraksiyonlardan kaynaklandı. Biz de DEAŞ’la tam kapsamlı bir savaşa girdik. Mübarek Suriye devrimi sürecinde, Kürt bileşenini korumak için elimden geleni yaptım; her ne kadar bu bölgeler, Kuzeybatı Suriye’de bizim kontrolümüzde olan alanlara bağlı olmasa da. O dönemde gücümün yettiği her şeyi yaptım ve hatta o zaman için karşı koyamayacağım bazı güçlerle büyük çatışmalara da girdim. Elimden gelen her şeyi yaptığıma, o bölgelerdeki Kürt halkı da şahittir.
Genel olarak hepimiz mağduruz. Suriye toplumunun tamamı, önceki rejimin suçlarının kurbanıdır. Önceki rejim, iktidarı süresince mezhepsel ve etnik çatışmaları doğrudan körüklemeye, insanları bölmeye ve ayrıştırmaya dayandı. Bu durum açıkça gözlemleniyordu. Bazı taraflar güçlendirilirken diğerleri dışlandı; bu, kamu görevlerinin dağıtımında ve servetin paylaşımında da böyleydi. Adalet ve zulme dair tüm ölçütler, Suriye halkının bileşenlerine karşı haksız biçimde uygulandı. Bu durum, bazı bölgelerde güven eksikliği ve zaman zaman abartılı mağduriyet duyguları bıraktı.
Ancak Suriye’nin kurtuluşu, tüm bunlar için bir çıkış ve kapı oldu. Yeni bir dönem ve yeni bir başlangıç hedeflendi: Yurttaşlık hakkının olduğu, hukukun egemen olduğu, kurumların doğru biçimde inşa edildiği, servetin Suriye halkının tüm bileşenleri arasında adil şekilde paylaşıldığı bir Suriye. Hak talep etme özgürlüğünün bulunduğu, taleplerin hukuki yollarla dile getirildiği bir sistem. Bu yapının inşası istikrar ve sükûnet gerektiriyordu ve biz bunun için çaba gösterdik.
"YENİ BİR SAYFA AÇTIK"
Suriye devrimi sırasında ve öncesinde yaşanan birçok ihtilaflı konuyu geride bıraktık ve yeni bir sayfa açtık. Kurtuluş sürecinde de bu hassasiyeti gözeterek, askeri bir mücadele olmasına rağmen merhamet unsurunun hâkim olmasına özen gösterdik. Kurtuluş anlarında ilk girilen büyük şehir Halep’ti. Herkesin bildiği gibi, SDG örgütü Halep’in büyük mahallelerinden biri olan Şeyh Maksud’da bulunuyordu. Halep’e giriş anında bu örgüt yayıldı, genişledi ve şehre giren güçlere saldırdı. Bu durum, askeri güçlerin ilerlemesini bir ölçüde engelledi.
Biz ise acil müdahaleler yaptık ve hızla bir sonraki aşamaya, yani Hama’ya, ardından Humus’a ve sonrasında Şam’a yöneldik. Şeyh Maksud, Eşrefiye ve Beni Zeyd’e doğru bir genişleme oldu. Bu bölgeler yüksektir ve Halep’i Kuzey, Batı ve ana ulaşım yollarına bağlayan geçitleri kontrol eder; ayrıca çok sayıda fabrika ve sanayi tesisi bulunur. Halep, Suriye ekonomisinin yaklaşık yüzde 50’sini temsil eden temel bir ekonomik damar ve ana geçiş noktasıdır. Ekonomi istikrar ve güvenlik ister.
Bu nedenle o dönemde SDG ile bazı mutabakatlara vardık. Şam’a ulaşmamızdan yaklaşık bir buçuk ay sonra, ya da daha kısa bir süre sonra, Sayın Mazlum Abdi ile görüştüm. İlk görüşmede kendisine şunu söyledim: “Eğer Kürt bileşeninin hakları için mücadele ediyorsanız, bir damla kan dökmenize gerek yok. Kürt bileşeninin hakları korunacaktır; anayasa ile, yurttaşlık hakkı ile, katılım hakkı ile. Kürtlerden subayların Suriye ordusunda yer alması temel bir konudur.”
"SDG, KÜRTLERİ TEMSİL ETMİYOR"
Kürt bileşeni devrime katılmıştır; ancak bu, SDG’ye bağlı olmayan Kürtleri de kapsar. Kürt bileşeninin tamamının SDG tarafından temsil edildiği fikrine inanmıyorum. Kürtler kendi içlerinde de farklı görüşlere sahiptir. Kendisine şunu söyledim: Öncelikle hep birlikte vatanı düşünelim ve hakları hukuki yollarla ele alalım. Hukuk, herkesin hakkını koruyan çatı olmalıdır. Son 14 yıl içinde yaşanan zorunlu göçler gibi meseleler pazarlık konusu değildir; bunlar doğrudan geri döner. Kürt toplumunun parlamentoya katılım, egemen pozisyonlarda yer alma gibi hakları da pazarlık edilemez ve tüm bunlar liyakat esasına dayanmalıdır, kota sistemine değil.
Bu görüşmeler sonunda 103 sayılı anlaşmaya ulaşıldı. Bu anlaşma; Kürt bileşeninin anayasal haklarının tanınmasını, kültürel özgünlüğüne saygı gösterilmesini, Suriye devletinin tüm coğrafya üzerinde egemenliğini, SDG’nin Suriye topraklarının birliğine bağlılığını ve devlete fayda sağlamayan dış ilişkilerden vazgeçilmesini öngörmektedir. Bu anlaşma ilk kez Suriye, ABD ve Türkiye’nin onayını aldı ve on yıllık bir tıkanıklığı kan dökmeden aşmış oldu.
Bu anlaşma Suriye halkının tamamını sevindirdi; Kürtler de dâhil olmak üzere herkes bu gelişmeden memnun oldu. Anlaşmada ayrıca, SDG’nin kontrol ettiği bölgelerin eski rejim kalıntıları için güvenli sığınak olmaması şartı da yer aldı. Anlaşmanın 2025 yılı sonuna kadar, dokuz aylık aşamalı bir süreçle tam olarak uygulanması hedeflendi.
Ancak pratikte bu anlaşma sonrasında ileriye dönük tek bir somut adım dahi atılmadı. 1 Nisan 2025’te özellikle Şeyh Maksud Mahallesi için bir anlaşma daha yapıldı. Çünkü burada bazı çatışmalar yaşanıyordu ve yerleşim alanı içinde silahlı güçlerin bulunması, Suriye ekonomisinin kalbi olan Halep’te güvenliği tehdit ediyordu. Bizim başından beri temel politikamız; ekonomik kalkınma ve güvenlik istikrarıdır. Güvenlik olmadan kalkınma olmaz.
Anlaşma, bu mahallelerden silahlı güçlerin çekilmesini ve yalnızca İçişleri Bakanlığı’na bağlı, çoğu mahalleden olan Kürt güvenlik personelinin kalmasını öngörüyordu. Çekilmenin tamamlandığı söylendi; ancak iki ay sonra yeniden çatışmalar ve çevre mahallelere yönelik top atışları başladı. Oysa bu mahallelerde Araplar, Kürtler ve Hristiyanlar birlikte yaşamaktadır ve bu saldırılar bölgenin istikrarını doğrudan etkiliyordu.
"TARİH SİZİ DIŞARIDA BIRAKIR"
Kürt meselesinin çözümü; Suriye’nin yüzde 25’ini oluşturan, 50 bin kilometrekarelik, gıda, su, enerji ve çoğunluğu Arap aşiretlerinden oluşan bir bölgenin kontrol edilmesi midir? Kürt nüfusunun yüzde 12–15’i geçmediği bir bölgede bu kadar büyük bir coğrafyanın kontrol edilmesi, Suriye’nin kaynaklardan mahrum bırakılması ve gelirlerin ülke dışındaki örgütlere aktarılması mıdır çözüm? Kürt bileşeni Suriye toplumuyla iç içedir; bugün Şam’ın merkezinde Kürt mahalleleri vardır, üniversitelerde okurlar, hükümette Kürt bakanlar vardır.
Kürt bileşeninin korunması; mevcut fırsatların değerlendirilmesi, yeni Suriye ile bütünleşme ve orduya, güvenliğe, egemen makamlara ve parlamentoya aktif katılımdır. Aksi halde tarih onları dışarıda bırakır. Kürtleri, dış bağlantıları olan silahlı ve dar bir parti çerçevesine hapsetmek; kalkınma, eğitim ve yeniden inşa fırsatlarından mahrum bırakmaktır.
ABD, Kuzeydoğu Suriye’de bir şekilde onlara koruma sağlıyor; ancak ABD yönetimi de, açık ve net bir şekilde, Başkan Trump aracılığıyla Suriye’nin toprak bütünlüğü yönünde politika izliyor ve Suriye’ye yeniden inşa fırsatı verilmesini savunuyor. Siz ise tüm bu akımlara karşı duruyorsunuz.
Bu askeri operasyon, Şeyh Maksud Mahallesi’nde bulunan silahlı güçler tarafından başlatıldı. Önce dronlarla, ardından çevre mahalleleri bombalamaya başladılar. Biz askeri operasyona, mahalledeki sivillerin yüzde 90’ından fazlası tahliye edilmeden başlamadık. Nüfus yoğunluğu çok yüksek olan, büyük beton blokların bulunduğu ve 15 yıldır kazılmış tünellere sahip bir bölgede çatışma yürütüldü. Bu tüneller iki aşamada ilerliyordu; birinci aşama dört saat, ikinci aşama yine dört saat sürüyordu.
"300 BİN İNSANIN İRADESİ REHİN ALINDI"
Biz her seferinde çağrı yaptık, “Çıkın” dedik, güvenli koridorlar oluşturduk. Uluslararası hukuk çerçevesinde düzenli orduların yaptığı gibi güvenli geçişler sağladık. Halkın yüzde 90’ından fazlasını, operasyon başlamadan önce dışarı aldık. Daha sonra güvenli giriş noktalarını seçerek bölgeye girdik. Oradaki büyük beton yapılar ve milyonlarca dolar harcanarak inşa edilen tüneller, onları korumadı. Bölge tamamen askeri bir kışlaya dönüştürülmüştü; hatta hastaneler bile askeri şekilde tahkim edilmişti.
Orada küçük bir grup, Halep gibi merkezi bir şehirde yaşayan 300 bin insanın iradesini rehin almaya çalıştı. Kürt bileşeni ise tamamen devlete çıktı ve askeri ilerleme başlamadan önce devletin koruması altındaydı. Aksine, Şeyh Maksud içinde bulunan bazı silahlı gruplar insanların çıkmasını engelledi. Buna dair özel görüntülerim var; insanları zorla hastaneye soktular ve son aşamada hastaneye sığındılar.
Birçok arabuluculuğu kabul ettim. Cumhurbaşkanı Macron bizzat beni aradı ve “Bu konuyu çöz, sadece silahlı unsurlar Şeyh Maksud’dan çıksın” dedi. Ben bunu kabul ettim, operasyonu durdurduk ve otobüsleri gönderdik. Ancak silahlı unsurlar çıkmayı reddetti. Kandil’den gelen talimatla kalmaya ve sonuna kadar savaşmaya karar verdiler.
Daha sonra Amerikalılar da benimle iletişime geçti. Kuzeydoğu Suriye’de sahayı yöneten güçler olarak, silahlı unsurların üç aşamada çekileceğini söylediler. Biz bunu kabul ettik. Ancak daha sonra “SDG kabul etmedi” denildi. Ben artık şunu net söylüyorum: İçeride savaşan silahlı unsurların çekilmesi bir hukuk uygulamasıdır. Halep’te yaşayan 6 milyon insanı, birkaç yüz silahlı kişinin rehinesi olarak tutamam.
"HALEP’DE KALKINMA PLANIM VAR"
Benim Suriye’nin tamamı için bir kalkınma planım var. Halep, bunun yüzde 50’sinden fazlasını oluşturuyor. Bugün Suriye için 1500’den fazla yeni üretim hattı planlıyorum; bunların üçte ikisi Halep’te. Oradaki silahlı güçler yolları gözetliyor, her kriz çıktığında yolları kapatıyor ve keskin nişancı ateşi açıyor.
Bu süreçte en disiplinli operasyonlardan biri yürütüldü. Ordu ya da güvenlik güçlerinden herhangi biri bir ihlalde bulunmuşsa, kanun çerçevesinde hesap soracağımı taahhüt ediyorum. Ancak Şeyh Maksud’da yaşananlar, yüksek derecede başarılı bir hukuk uygulamasıydı ve mümkün olan en düşük bedelle gerçekleştirildi.
Her gün ya da iki günde bir, çevre mahallelerden çocukların ve kadınların havan mermileri nedeniyle hastanelere gitmesini kabul edemem. Bugün Erbil’de, silahlı bir grubun hukukun uygulanmasını engellediği, güvenlik güçlerinin giremediği bir mahalle olabilir mi? Böyle bir durum kabul edilebilir mi?
"YENİ BİR FIRSATINIZ VAR"
Kürt meselesi karmaşık bir konudur; detayları ve stratejik boyutları vardır. Stratejik olarak önemli olan şudur: Suriye’nin önünde yeni bir fırsat vardır. SDG’ye dair binlerce eleştirimiz var; onların da bize yönelik eleştirileri var. Ancak Suriye’de herkes için yeni bir sayfa açıldı. Herkes hukukun çatısı altında yaşamalı ve devletin inşasına katılmalıdır.
Ben kendisine defalarca tavsiyede bulundum: Suriye her gün ilerliyor; sürecin dışında kalmayın, hukukun yapımına katılın. Hukuk sizden bağımsız yazılıp size uygulanmasın. SDG’nin, Kürt bileşenini ve Suriye coğrafyasının yüzde 25’ini rehin almaya hakkı yoktur. Orada Arap ve Hristiyan bileşenler de yaşamaktadır.
En başından beri SDG’ye entegrasyon fikrini ben sundum. SDG’nin temel öncelikleri Kürt değildir; örgütsel ve PKK merkezlidir. “Gelin birlikte çalışalım” dedim. Askeri güçlerinin lağvedilmesini istemedim; entegrasyon önerdim. Ancak 14 yıl boyunca rejime tek bir kurşun sıkmamış bir yapıya nasıl tam güven duyabilirim? Eski rejimle doğrudan temasları vardı; Şam’da güvenlik yetkilileriyle görüşüyorlardı.
"DEVRİME KATILMADINIZ"
SDG, örgüt olarak Suriye devrimine fiilen katılmadı. Aksine, kurtuluş sürecinde rejimden boşalan alanlara ilerleyerek devrimin ilerleyişini engelledi; Deyr Hafir’de, Halep’in merkezinde ve Halep Havalimanı yakınlarında bu durum yaşandı. Güven zamanla inşa edilir. Biz attığımız tüm adımları uluslararası şeffaflıkla yaptık. ABD, Birleşmiş Milletler ve bölgedeki büyük ülkeler süreci yakından takip etti. Ulusal Suriye Konferansı’na, hükümetin kuruluşuna ve anayasal bildirgeye kendi iradeleriyle katılmadılar. Kimse onları dışlamadı. Dokuz aylık süre yeterlidir. Daha kaç yıl beklemeliyiz? Ben onları dışlamaya değil, doğru olana davet ediyorum. SDG’nin geçmişte Azez’de, El Bab’da ve Afrin’de gerçekleştirdiği bombalı saldırıları bugün ilk kez bu açıklıkla dile getiriyorum; ancak tüm bunları bilerek geçmişi bilinçli şekilde geri plana ittik ki Suriye birlikte kurtarılsın.
Suriye devrimi sona erdi. Şimdi devlet inşa etme zamanıdır ve bunun bilinen kuralları vardır. SDG lideriyle görüşmeye hâlâ açığım. 103 sayılı anlaşmadan geri adım atmadım; ihlal onlardan gelmiştir.
Kuzeydoğu Suriye, 50 bin kilometrekarelik bir alandır ve Suriye’nin neredeyse tüm stratejik kaynaklarını barındırır. Bu bölge, ülkenin buğday, petrol, pamuk, gaz ve enerji üretiminin büyük kısmını sağlar. Bu kaynaklar nedeniyle Suriye son bir yılda yaklaşık 20 milyar dolar kaybetmiştir. Bu kaybın nedeni, devletin bu bölgeye erişiminin engellenmesidir. Bu kaynaklar, Suriye’nin yeniden inşası için yeterlidir. Neden Suriyeliler kendi servetlerinden mahrum bırakılıyor? Bu paranın bir kısmı tünellere, bir kısmı Kandil’e gidiyor. Hiçbir ülkede sınırlar bu şekilde kontrolsüz olamaz.
Ben müzakere kapısını açtım, her şeye rağmen bağlı kaldım. 103 sayılı anlaşmanın uygulanması, Suriye için çözümdür. Ancak Suriye bu duruma seyirci kalmayacaktır. Bu bir tehdit değil, bir uyarıdır. Ben savaşla büyümüş biriyim; tehdit zayıflar içindir. Ben gerçekliği anlatıyorum.
"İKİ SEÇENEĞİNİZ VAR"
Askeri, siyasi ve güvenlik açısından mevcut tablo SDG’nin lehine değildir. Doğru seçenek, birlikte üretime başlamak ve Suriye’yi yeniden inşa etmektir. Suriye’nin istikrarı Irak’a, Lübnan’a, Ürdün’e, Körfez ülkelerine ve Türkiye’ye de fayda sağlar. Silahlı yapıların devlet dışında kalması, bölgesel istikrarı tehdit eder.
Şeyh Maksud halkı geri dönmektedir. Devlete sığınmışlardır; Kuzeydoğu’ya kaçmamışlardır. Çıkan silahlı kişi sayısı 500’ü geçmez. Geri kalanlar silah bırakıp sivil hayata dönmüştür. Kürt bileşeni zarar görmemiştir; aksine Halep’te kalkınma sürecine entegre olmuştur.
Bizim önümüzde iki seçenek var: Hukuka dayalı, ortak bir devlet kurmak ya da mezhepler, etnik kimlikler ve silahlı yapılarla parçalanmak. Güçlü bir devlet istiyorsak kişisel, parti ve dış bağlantılardan vazgeçmeliyiz. Devlet, başıboş silahlı güçlerle kurulmaz.
Ben Kürtlerin geçmişte yaşadığı zulmü inkâr etmiyorum; bu, genel Suriye mazlumiyetinin bir parçasıdır. Kürt haklarının çözümü anayasa içindedir. Kimsenin bu haklar için silah kullanmasına gerek yoktur; ancak bu mesele dar siyasi çıkarlar için kullanılıyorsa durum farklıdır.
Sayın Mesud Barzani kalkınmacı bir liderdir ve Erbil’de başarılı bir tecrübesi vardır; ancak bu tecrübe Suriye gerçekliğiyle kıyaslanamaz. Orada farklı bir durum söz konusudur. Bu ayrıntılara girmek istemiyorum çünkü bu Irak’ı ve oradaki Kürt kardeşlerimizi ilgilendiren bir meseledir. Orada yaşananlar Suriye gerçekliğine kesinlikle uymaz. Sayın Mazlum Abdi’nin imzaladığı anlaşmada federalizm, özerk yönetim gibi başlıklar yoktur. Anlaşma açık şekilde birleşik bir Suriye’yi esas alır. Bu ilk ve temel noktadır.
Suriye’de bugün herhangi bir kişi, hatta devlet başkanı dahi, keyfine göre coğrafi alanlar veya bölgeler dağıtamaz. Suriye’de idari sistemler, son yüz yılın tarihiyle yakından bağlantılıdır. Değişimler hukuki yapılar üzerinden gerçekleşir. Toplumu bir deney alanına çevirip bir gün özerklik, bir gün federasyon denemek söz konusu değildir. Suriye yasaları kişisel arzularla değişmez. Bu ancak, örneğin SDG’nin ya da Kürt bileşeninin parlamentoya etkin şekilde katılmasıyla, bu fikirlerin Meclis’te tartışılması ve uygun görülürse referanduma götürülmesiyle olur. Başkanın görevi, anayasa çerçevesinde halkın iradesini uygulamaktır.
Ancak ben bir bölgede askeri olarak direnip, Suriye’nin tüm zenginliklerini ve üç milyondan fazla insanı rehin alarak, federalizm ya da özerklik dayatamam. Üstelik bu fikirleri istemeyen çok sayıda Kürt, Arap ve Hristiyan da varken. Bu mantıklı değildir. Kürt bileşeninin kayda değer bir kısmı bu fikirlere karşıdır; bölgedeki daha büyük bileşenler olan Araplar ve Hristiyanlar da karşıdır.
"NE İSTİYORSUNUZ DEDİM"
Bir defasında Mazlum Abdi’ye şunu sordum: Sürekli “özerk yönetim” diyorsunuz, peki bunu nerede uyguladınız? Elinizde üç vilayeti kapsayan, Lübnan’ın beş katı büyüklüğünde bir coğrafya var. Gerçek anlamda bir özerk yönetim mi kurdunuz? Deyrizor halkına kendi kaderlerini belirleme hakkı verdiniz mi? Askeri güçleriniz bölgede parçalı bir yapı sergilerken, her grubun kendi özel yönetimi mi var?
Şeyh Maksud gibi küçük bir coğrafyada, birkaç yüz savaşçının kararları Kandil’den geliyordu. Bugün SDG içindeki askeri liderliğin büyük kısmı Kandil’e bağlıdır. Daha önce Afrin’de bulunan bazı isimler yenilgi sonrası yedi yıl Kandil’e çekildi, sonra geri döndü. SDG içindeki askeri ve güvenlik kadrolarının büyük bölümü PKK’ya bağlıdır ve emirlerini doğrudan oradan alır. Bu inkâr edilemez bir gerçektir; Amerikalılar, bölge ülkeleri ve herkes bunu bilir. Bu mesele sadece medya ve siyasi tartışma konusu değildir.
Ben Kürt çevresinden birçok kişiyle kişisel ilişkilere sahibim; birlikte büyüdük. Kürt haklarına sadece duygusal olarak değil, ilkesel olarak inanıyorum. Kürtlerin Suriye’deki tüm hakları bir lütuf değil, anayasal bir hak ve görevdir. Bu yönde tüm gücümle çalışıyorum. Kürt haklarının anayasa ile güvence altına alınması için çaba gösteriyorum çünkü onlar Suriye toplumunun ayrılmaz bir parçasıdır.
Silahlı örgütler, dış bağlantılı yapılar, zorunlu askerlik uygulamaları, kadınların ve kızların zorla silah altına alınması Suriye gerçekliğiyle bağdaşmaz. Kürt meselesinin Suriye’de SDG ile özdeşleştirilmesine karşıyım. SDG’nin durumu tamamen farklıdır. Müzakerelerin hiçbirinde Kürt meselesi ayrı bir dosya olarak geçmedi. Aksine, Kürt halkının haklarının anayasa ile güvence altına alınması maddesini bizzat ben yazdım. Entegrasyon önerisini de ben sundum; ordunun parçası olmalarını teklif ettim.
Kürtlerin cesaretine hayranım. Askeri geçmişim gereği, Suriye ordusunda cesur Kürt subayların ve askerlerin yer almasını isterim. Bu yönde de adımlar attım. Suriye tarihinde ilk kez bir Suriye cumhurbaşkanı, Kürt bileşeniyle doğrudan oturup haklarını konuşmuştur. İlk kez Suriye hükümetinde Kürt bir bakan yer almıştır ve parlamentoya katılım teklif edilmiştir.
Ben sadece siyasi söylemler üretmiyorum. Gücümün ve yetkimin olmadığı dönemlerde bile Afrin ve çevresinde Kürt bileşenini korumak için elimden geleni yaptım; o dönemde yapabildiğim ölçüde. Buna Kürt halkı şahittir. Bugün Kürtler sadece Şeyh Maksud’da değil; Kamışlı’da, Halep’te, Şam’da ve Lazkiye’de devletin koruması altında yaşamaktadır ve diğer tüm bileşenlerle eşit haklara sahiptir.
"TOP SİZİN SAHANIZDA"
Bu söylediklerim propaganda ya da medya tüketimi için değildir. Sahada uygulanan bir gerçekliktir. Hiç kimse bilinçli ve kasıtlı olarak sivillere yönelip onları öldürmeye cesaret edemez. Böyle bir suç işleyen olursa, hukuk tarafından mutlaka cezalandırılır. Biz rejime karşı silaha zulüm nedeniyle sarıldık; insanlar evlerinde güvendeyken değil, zulüm gördükleri için bu yolu seçtik.
Doğru yol akıldır, sağduyudur ve hikmettir. Biz kötülüğe kötülükle değil, hak ile karşılık veririz. Hak, batılla savunulmaz. Hakaretlere de iyilikle karşılık veririz. İnsanları korumak için gerekli tüm tedbirleri aldık. Ancak savaş ortamlarında hatalar yaşanabilir; yüzde yüz kusursuzluk mümkün değildir.
Ben en büyük temennim olarak, 103 sayılı anlaşmanın sakin bir şekilde uygulanmasını ve SDG’nin imzaladığı taahhütlere uymasını istiyorum. Top artık onların sahasındadır. Bir defasında Sayın Mazlum Abdi’ye şunu söyledim: Eğer bu anlaşmadan rahatsızsan bana açıkça söyle, seni bu anlaşmadan çıkarayım. Ama dürüst ol. “Bölünme istiyorum” de, “entegre olmak istemiyorum” de; açıkça ne istediğini söyle ki ben de ona göre hareket edeyim.
Bugün herkes şunu görüyor: Zaman kazanma, boş vaatlere tutunma ve oyalama söz konusu. Oysa Suriyelilerin çıkarı, tek bir hukuk çatısı altında yaşamaktır. Kişiler gelir gider; ama kurumlar kalıcıdır. Hukukun egemen olduğu, güçlü ve canlı kurumların kurulduğu bir Suriye’ye ihtiyacımız var. Tekrar ediyorum: Suriye’nin çıkarı birliktedir, hukukladır ve devletle mümkündür. Geçmişte yaşanan onca acıdan sonra tek bir damla kanın daha akmamasını tüm kalbimle diliyorum. Savaşı yaşayanlar, barışın kıymetini en iyi bilenlerdir.”
