Prof. Dr. Ali Murat Kırık
Dünya, 28 Şubat sabahı tarihî dönüşümün eşiğinde yeni bir hakikatle yüzleşti: ABD ve İsrail'in İran'a yönelik koordineli saldırıları yalnızca bomba ve roketlerle değil, kod satırları, algoritma zincirleri ve uydu sinyalleriyle de icra edilmişti. İran dinî lideri Ali Hamaney'in öldürülmesine giden süreçte yıllarca süren dijital zemin hazırlığı yatmaktadır. Financial Times’ın birden fazla İsrail istihbarat yetkilisine dayandırdığı haberine göre Tahran'daki trafik kameralarının neredeyse tamamı yıllar önce ele geçirilmiş, görüntüler şifrelenip Tel Aviv ve güney İsrail'deki sunuculara aktarılmaktaydı. Bu görüntüler, Hamaney'in konutunun yakınındaki Pasteur Caddesi'ndeki güvenlik görevlilerinin araçlarını nereye park ettiğini, ne zaman nöbet değiştirdiğini ve hangi üst düzey yetkiliyi koruduklarını gösteren ayrıntılı profiller oluşturmak için kullanıldı.
İsrail istihbarat yetkililerinden birine atfedilen çarpıcı ifade bu paradigma dönüşümünü özetliyor: “Tahran'ı kendi büyüdüğüm sokak kadar iyi tanıyorduk. Ve bir yeri o kadar iyi tanıyınca, yerinden oynamış tek bir şeyi fark ediyorsunuz.”
PENTAGON-OPENAI ANLAŞMASI: YAPAY ZEKÂNIN ASKERÎLEŞMESİ
Şubat 2026'nın son haftasında global yapay zekâ ekosistemi stratejik bir kırılma noktasına ulaştı. Anthropic şirketi, yapay zekâ modellerinin kitlesel iç gözetim ve tam otonom silah sistemlerinde kullanılmaması yönündeki “kırmızı çizgilerini” koruyarak Pentagon ile anlaşmayı reddetti. Açık kalan boşluğu doldurmak için OpenAI, CEO Sam Altman’ın kendi deyişiyle “kesinlikle aceleci” şekilde Pentagon ile anlaşma imzaladı.
OpenAI'ın anlaşması, teorik olarak üç kırmızı çizgiye sahiptir: Kitlesel yurt içi gözetim yasağı, otonom silah sistemlerine yönlendirme yasağı ve “sosyal kredi” benzeri otomatik yüksek riskli kararlar yasağı. Ancak Elektronik Sınır Vakfı, anlaşmanın yalnızca “geçerli hukuk çerçevesinde” ifadesine yaslandığını, oysa bu hukuki çerçevenin Snowden açıklamalarından önce dahi milyonlarca Amerikalının telefon kayıtlarının toplanmasına izin verdiğini vurgulamaktadır.
Bu anlaşmanın jeopolitik ağırlığı, sözleşme detaylarının çok ötesindedir. Birincisi, OpenAI'ın GPT modelleri artık gizli ortamlarda kullanılabilir hâle gelmiştir; istihbarat ve hedefleme süreçlerine entegre olabilir. İkincisi, eş zamanlı olarak Elon Musk'ın xAI şirketinin de gizli sistemlere onay aldığı belirlenmiştir; üstelik xAI anlaşması çok daha kısıtlayıcı hükümler içermemektedir. Anthropic CEO'su Dario Amodei'nin vurguladığı üzere problem teknik değil, yapısaldır: “Yapay zekâ, devletlere kamuya açık veriyi ve coğrafi konumlama verilerini yasal görünümlü ama devrimsel ölçekte analiz etme kapasitesi sunmaktadır; mevcut hukuk bu kapasiteyle yüzleşmemiştir.”
BİRİM 8200 VE MOSSAD: DİJİTAL SAVAŞIN ÖNCÜ KUVVETLERİ
İsrail Savunma Kuvvetleri bünyesindeki Birim 8200, genel kabule göre ABD Ulusal Güvenlik Ajansının (NSA) İsrail karşılığıdır. Birkaç bin askerden oluşan ve ağırlıklı olarak 18-21 yaş grubundaki gençlerin seçildiği bu oluşum, İsrail'in istihbarat kapasitesinin yaklaşık yüzde seksenini üretmektedir.
Birimin bilinen ya da kuvvetle atfedilen başlıca siber operasyonları arasında özellikle Stuxnet dikkat çekmektedir. 2007-2010 yılları arasında ABD'nin NSA'sı ile ortak geliştirilen bu kötü amaçlı yazılım, İran'ın Natanz nükleer tesisindeki yaklaşık bin santrifüjü fiziki olarak tahrip etmiştir. Stuxnet'i benzersiz kılan, endüstriyel kontrol sistemlerini hedef alması ve operatörlere sahte telemetri verileri göndererek sabotajı gizlemesiydi.
Haziran 2025'teki 12 Günlük Savaş ile ardından gelen Şubat 2026 ortak saldırısında siber operasyonların bütünleşik rolü çarpıcı biçimde tescillendi. İran'ın hava savunma sistemleri, insansız hava araçları ve siber saldırılar aracılığıyla devre dışı bırakılmış; bu da İsrail Hava Kuvvetlerinin neredeyse tam bir üstünlük elde etmesini sağlamıştır.
HAMİLTON ÇERÇEVESI: KAMERALARDAN KİMLİĞE
İsrail'in Tahran'daki trafik kamera ağını ele geçirmesi de modern siber istihbaratın en çarpıcı vakalarından birini oluşturmaktadır. Finansal Times haberlerine göre aynı kamera altyapısı, İran'ın rejime karşı çıkan protestocuları izlemek için kullandığı bir araçken İsrail tarafından rejimin kendi liderlik kadrosuna karşı kullanılmak üzere ters mühendislikle dönüştürülmüştür. Pasteur Caddesi yakınındaki tek bir kamera açısı, Hamaney'in konutuna ulaşan vücut koruyucular ve araçlar hakkında kritik bir istihbarat akışı sağlamıştır.
Bu veriler, milyarlarca veri noktasını işleyen algoritmik sistemlerle beslenmiştir. Sistem; telefon ağı sinyalleri, uydu görüntüleri, insan istihbaratı ve dijital kanal verileri gibi çok sayıda kaynağı birleştirerek 'yaşam kalıbı' profillemesi yapmaktadır. Saldırı günü ise Pasteur Caddesi yakınındaki bir düzineden fazla baz istasyonu kasıtlı olarak devre dışı bırakılmış; böylece Hamaney'in korumaları uyarı almak için iletişim kurmaya çalıştığında yalnızca meşgul sinyaliyle karşılaşmıştır.
STARLINK VE UYDU İSTİHBARATI: UZAYIN ÇİFT KESKİN KILIÇI
Elon Musk'ın SpaceX şirketi tarafından geliştirilen Starlink uydu internet sistemi de İsrail-İran çatışmasında birden fazla ve çoğu zaman çelişkili rolle sahne almaktadır. Haziran 2025'te İsrail'in 'Operation Rising Lion' operasyonunu başlatmasıyla birlikte İran hükûmeti internet altyapısını kapattı. Musk, X platformunda yalnızca iki kelimeyle cevap verdi: “Işınlar açık.” İran makamlarının iddiasına göre bu Starlink ışınları, İsrailli operatiflerin drone operasyonlarını ve hava saldırılarını koordine etmesinde kullanılmıştır.
SpaceX'in ABD güvenlik kuruluşlarıyla ilişkisi köklüdür. Şirket, 2021 yılında Ulusal Keşif Ofisi (NRO) ile 1,8 milyar dolar değerinde casus uydu ağı kurulum sözleşmesi imzalamıştır. CIA'nin risk sermayesi kolu In-Q-Tel ise SpaceX'in kuruluş sürecinde kilit bir destekçi olmuştur. Daha da ileri gidildiğinde, Starlink'in askerî versiyonu olan Starshield'ın Pentagon için yüzlerce düşük yörüngeli uydu içeren özel bir ağ oluşturduğu bilinmektedir.
Çatışmanın en ironik boyutlarından biri ise İran’ın resmî olarak yasakladığı Starlink'in sonradan İran devletine bağlı Handala Hack grubu tarafından İsrail ve bölgesel hedeflere yönelik saldırılar için kullanıldığının tespit edilmesidir. İran’ın yasa dışı ilan ettiği teknoloji, devlet aktörlerinin operasyonel ihtiyaçlarına zemin hazırlamıştır. Bu paradoks, global ölçekte birbirine bağlı altyapının jeopolitik sınır çizgilerini nasıl aştığını somut biçimde ortaya koymaktadır.
İran, Rusya’nın Krasukha-4 ve Murmansk-BN sistemlerini edinerek Starlink sinyallerini etkili biçimde bozmayı başarmıştır.
YAPAY ZEKÂ DEZENFORMASYONUNUN ANATOMİSİ: NETANYAHU VAKASI
Aktif silahlı çatışma dönemlerinde yapay zekâ destekli dezenformasyon, endüstriyel bir ölçek kazanmıştır. Mesela Mart 2026'da sosyal medyada hızla yayılan, Netanyahu'nun enkaz içinde yattığını ya da kefene sarılmış hâlde göründüğünü iddia eden iki yapay zekâ görseli ortaya çıkmıştır. Görsellerin yanı sıra, bir TV sunucusunun Netanyahu'nun öldüğünü 'doğruladığını' iddia eden deepfake bir video da yayılmıştır. Videoyu İskoçya bağımsızlık taraftarı ve Latin Amerikalı kadın gibi kimlikler kullanan 62 sahte sosyal medya hesabının koordineli biçimde yaydığı belirlenmiştir.
TÜRKİYE'NİN KONUMU: STRATEJİK ÖZERKLİK VE SİBER SAVUNMA
Türkiye, ABD-İsrail ile İran arasındaki bu derinleşen çatışmada kendine özgü bir stratejik konumda bulunmaktadır. NATO üyeliği, Rusya ile S-400 meselesi, İran ile sınırlı ekonomik ilişkiler ve bölgesel büyük güç konumuna yönelik; Ankara'nın hem tehdit algısı hem de fırsat kümesi açısından karmaşık bir denklem içinde bulunmasına yol açmaktadır.
Kurumsal düzlemde Türkiye, Ocak 2025'te Cumhurbaşkanlığına bağlı bağımsız bir Siber Güvenlik Başkanlığı kurmuş; ardından Mart 2025'te kapsamlı Siber Güvenlik Kanunu’nu yürürlüğe koymuştur.
Bu kurumsal adımlar, yalnızca teknik bir güvenlik tedbiri olarak değil, aynı zamanda Türkiye’nin dijital egemenliğini güçlendirmeye yönelik stratejik bir hamle olarak da değerlendirilebilir. Özellikle enerji altyapıları, finans sistemi, ulaşım ağları ve kamu yönetimi gibi kritik sektörlerin giderek daha fazla dijitalleşmesi, bu alanları muhtemel siber saldırılara karşı hassas hâle getirmektedir. ABD-İsrail ile İran arasında tırmanan gerilimde tarafların yalnızca konvansiyonel askerî yöntemlere değil, aynı zamanda siber operasyonlara da başvurduğu bilinen bir gerçektir. Bu sebeple Türkiye’nin geliştirdiği ulusal siber güvenlik kapasitesi hem kritik altyapıların korunması hem de muhtemel bölgesel krizlerin dijital yansımalarına karşı direnç oluşturulması bakımından mühim bir güvenlik katmanı fonksiyonu görmektedir.
Bununla birlikte Türkiye açısından siber güvenlik yalnızca savunma odaklı bir alan değil, aynı zamanda stratejik bir rekabet ve teknoloji geliştirme sahasıdır. Yerli siber güvenlik şirketlerinin desteklenmesi, kamu-özel sektör iş birliklerinin artırılması ve ulusal sertifikasyon mekanizmalarının güçlendirilmesi; Türkiye’nin bu alanda dışa bağımlılığını azaltmayı hedeflemektedir.
TÜRKİYE'NİN SİBER VATANI KORUMA STRATEJİSİ İÇİN ÖNERİLER
Dijital dünyada son yıllarda yaşananlar Türkiye için somut bir yol haritasını zorunlu kılmaktadır.
Öncelikle Türkiye'deki trafik kameraları, biyometrik sistemler ve şehir izleme altyapısının tedarik zincirleri; Çin menşeli Hikvision/Dahua bileşenleri başta olmak üzere sistematik bir güvenlik denetimine tabi tutulmalıdır.
Enerji, su, finans ve telekomünikasyon sektörlerinin siber saldırı yüzeyini azaltmak için SCADA ve endüstriyel kontrol sistemlerinin internetle bağlantısı minimum düzeyde tutulmalıdır.
TÜBİTAK BİLGEM, STM, HAVELSAN ve USOM arasındaki koordinasyon güçlendirilmelidir. Eş zamanlı olarak yapay zekâ destekli tehdit analiz kapasitesi geliştirilmelidir.
Savunma Bakanlığı bünyesinde ya da istihbarat koordinasyonunda bir yapay zekâ medya analiz birimi oluşturulmalıdır.
Mevcut Siber Güvenlik Kanunu'nun yalnızca olayları bildirenleri cezalandıran değil, kurumsal hesap verebilirliği güçlendiren yaptırım mekanizmalarıyla desteklenmesi gerekmektedir.
TEKNOPOLARİZASYON VE STRATEJİK SORUMLULUK
ABD-İsrail-İran çatışması, savaşın anlambilimini köklü biçimde dönüştürmüştür. Bir ülkenin kendi vatandaşlarını gözetlemek için kurduğu kamera ağı, o ülkenin en yüksek liderini tasfiye etmek için bir araç hâline gelebilmektedir. Ticari uydu internet hizmetleri hem protestocuların hem de devlet istihbaratının operasyonel iletişim altyapısına dönüşebilmektedir. Özel bir yapay zekâ şirketi, kitlesel gözetimi mümkün kılacak kapasitede bir askerî sözleşme imzalayabilmektedir. Ve bir devlet liderinin gerçek görüntüleri, üretilmiş bir deepfake kadar şüpheyle karşılanabilmektedir. Bu dönüşümün ortasında, teknolojik bağımlılığını henüz tam olarak belirleme sürecinde olan Türkiye için stratejik duruş kritik bir mana kazanmaktadır. Ian Bremmer'ın kavramsallaştırdığı “tekno-polar dünya”da güç, artık yalnızca tank sayısı veya nükleer başlık kapasitesiyle ölçülmemektedir; veri egemenliği, algoritmik özerklik ve siber altyapının direnci de güç denklemine dâhil edilmek mecburiyetindedir. Türkiye hem coğrafi konumu hem de tarihî birikimi gereği bu denklemin içinde gönüllü veya mecburi bir aktör olarak yer almaktadır. Bu hakikati zamanında kavramak ve buna uygun kurumsal, teknolojik ve stratejik kapasiteyi inşa etmek, yalnızca bir millî güvenlik tercihi değil, varoluşsal bir mecburiyettir.
Türkiye açısından mesele yalnızca yeni teknolojileri satın almak ya da kullanmak değildir; asıl mesele bu teknolojilerin kimin kontrolünde olduğu ve kriz anlarında nasıl yönlendirileceğidir. 5G altyapısı, bulut sistemleri, uydu haberleşmesi, veri merkezleri ve yapay zekâ modelleri gibi kritik alanlarda dışa bağımlılık arttıkça, ulusal güvenlik mimarisinin görünmeyen bir katmanı da dış aktörlerin etkisine açık hâle gelmektedir. Günümüzde bir savaşın ilk aşaması çoğu zaman sınırda değil, veri merkezlerinde, uydu ağlarında ve algoritmik karar sistemlerinde başlamaktadır. Bu sebeple dijital altyapıların yerlileştirilmesi, yalnızca ekonomik bir kalkınma hedefi değil, aynı zamanda stratejik caydırıcılığın bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte modern çatışma ortamı yalnızca teknik kapasite meselesi değildir; aynı zamanda algı yönetimi ve bilgi güvenliği meselesidir. Deepfake teknolojileri, manipüle edilmiş görüntüler ve sosyal medya üzerinden yürütülen dezenformasyon kampanyaları, toplumların gerçeklik algısını aşındırabilmektedir. Bu yüzden ulusal güvenlik yaklaşımının içine medya okuryazarlığı, dijital doğrulama mekanizmaları ve hızlı kriz iletişimi kapasitesi de dâhil edilmelidir. Aksi hâlde savaşın psikolojik cephesi, askerî cepheden çok daha hızlı biçimde sonuç üretebilir.
Son olarak Türkiye’nin önünde duran en önemli stratejik görevlerden biri, teknoloji ile egemenlik arasındaki ilişkiyi doğru kurabilmektir. Yerli yazılım ekosistemlerinin güçlendirilmesi, siber güvenlik insan kaynağının artırılması, savunma sanayi ile yapay zekâ araştırmaları arasındaki entegrasyonun geliştirilmesi ve veri egemenliği konusunda güçlü hukuki çerçevelerin oluşturulması bu sürecin temel ayaklarını oluşturmaktadır. Küresel güç mücadelesinin giderek dijital altyapılar üzerinden yürütüldüğü bir çağda, teknolojiyi yalnızca tüketen değil aynı zamanda üreten ve yöneten bir ülke olmak, Türkiye açısından stratejik bir tercih değil, uzun vadeli jeopolitik dengeyi belirleyecek bir mecburiyet hâline gelmiştir.

