Prof. Dr. Hüseyin Şeyhanlıoğlu
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı
hseyhanlioglu@gmail.com
Trump’ın ABD kongresinde üstünlüğü elinden kaçırması ve Netanyahu’nun İsrail’de seçimleri kaybetmesi hâlinde Türkiye Orta Doğu’da daha aktif roller üstlenebilir. Türkiye bu durumda, ABD’den bağımsız, daha Asyatik ve İslami olacaktır. Ancak İsrail’in ‘Abraham Antlaşması’na göre yayılması ve Doğu Akdeniz’deki çalışmaları, bölgeyi Armageddon’a hızla sürükleyebilir.
21. asrın ilk çeyreğini çok ağır bedellerle tamamlayan dünya, kıtalararası uçuş yapan bir uçağın rota değişikliği gibi kavşak noktasında bulunmaktadır. Tarih, daha evvel bu gibi anlara sahne olmuşsa da kanaatimce hiçbir dönem bu kadar köklü, nihai ve bağlayıcı olmamıştır.
Son altı bin yıllık dünya siyasi tarihine bakıldığında, ortalama bin yıl olduğu görülen medeniyetler arası güç değişiminde, batan güneşin yeniden doğması gibi, 6000 yıl içinde en az beş büyük makas değişikliği görülmektedir. Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Yunan, Roma, Pers ve İslam medeniyetleri bu konuda başlıca örnekler olarak görülebilir.
Silahların yıkıcı etkisi ve Batı’dan Doğu’ya kayan, iktisadi, siyasi ve askerî güç değişimi, İslam dünyasının -tıpkı sekiz asır önce Moğol-Haçlılardan sonraki devirde olduğu gibi- tekrar dirilişinin ayak sesleri olarak görülmektedir.
Bereketli Hilal’de yaklaşık 1000 yıl süren İslam’ın küresel başat güç konumunun, Endülüs ve Osmanlı üzerinden Avrupa’ya ve son 80 yılda ABD’ye geçtiği malumdur. Ancak son çeyrek asırda Çin ejderhasının iktisadi uyanışı ve Batı’ya meydan okuyuşunun özellikle İran’da ama Bereketli Hilal merkezli, İslam dünyasının ‘kalbgâhı’nda olduğu görülmektedir.
MEKKE PAKTI VE BEDİR MUTABAKATI
1991 yılının ocak ayında Dicle’nin kenarında akıbetini bekleyen Bağdat’ın, özellikle İsrail, İngiltere ve ABD tarafından bombalanması; İsrail tarafından Babil’in intikamı olarak görülürken, Hıristiyan âleminde Haçlı seferleri adına “Noel gecesinin ışıkları” olarak görülmüştür. Kanaatime göre ise bugünkü Mekke Paktı’nın başlangıç süreci olarak 2 Ağustos 1990 yılında Saddam’ın Kuveyt’i işgali ve sonrası yaşanan bu süreç görülmektedir.
11 Eylül olayları bahanesiyle ABD’nin önce Afganistan’ı (2001) iki yıl sonra da Irak’ı işgali, Şam’daki Sadneya Hapishanesinde İsrail tarafından üretilen DEAŞ mikrobunun Suriye ve Irak’ı sarması ardından Sudan, Suriye ve Libya’nın parçalanması ve son olarak İsrail’in Gazze’yi imha süreci, İran ve Yemen boğazlarındaki savaş, Mekke Paktı’nın doğuşunun başlıca sebepleri olarak görülmektedir.
35 sene sonra değiştirilen ABD’nin son Ulusal Güvenlik Stratejik (NSC-2025) belgesinde, bölgemizle alakalı hedeflere bakıldığında; Doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolü ve Büyük İsrail’in hedeflendiği görülmektedir.
İsrail de bu süreçte Hindistan-Avrupa merkezli IMEC projesi ve Akabe Körfezi’nden, Gazze’yi ve Süveyş Kanalı’nı ortadan kaldırmayı hedefleyen Ben Gurion Kanalı planıyla harekete geçmiştir. Yunanistan’la Kıbrıs Rum kesimi üzerinden kuruduğu irtibat dikkat çekmektedir. Böylece Doğu Akdeniz, Lübnan ve Golan’ı kontrol altına almak hedefinde olduğu görülmektedir.
Bu durumda bölgenin en büyük askerî gücü olan Türkiye, tek nükleer güce sahip İslam ülkesi olan Pakistan ve zengin Suudi Arabistan’ın kurucu ortak oldukları askerî Mekke Paktı’nın doğuşu, hayati ve son derece tarihî bir hadisedir.
Mısır ve İran’ın buna katılımı hâlinde pakt, Çin ve Batı arasındaki en büyük askerî güce dönüşebilir. Bu süreçte imzalanan Bedir Mutabakatı da bu gücü Endonezya’ya uzatmaktadır ki; 300 milyon nüfusluk Endonezya-Malezya hattının da buraya bağlanması hâlinde dünyanın en büyük coğrafi ve askerî gücü ortaya çıkabilir. Bu da yeni bir dünya düzeni anlamına gelmektedir.
Jeopolitik ve stratejik açıdan dünyanın en önemli coğrafyasında parçalı ve kavgalı tutulan İslam dünyasının dirilmeye başladığı bu süreçte, Batı’da askerî durumdan daha kötü olarak, siyasi çöküş de yaşanmaktadır. ABD’nin hantal uçak gemileri Basra Körfezi’ne yaklaşamamaktadır. Çin’in hızlı, ucuz, teknolojik, siber ve iktisadi gücü Batı’da asırlık fabrikaları kapatırken, bunca savaşa rağmen petrol fiyatları ve sağlık sigorta bedelleri inmeyen Batılıların, bu seçimde Trump ve Netanyahu’yu Sezar gibi tahtından indirecekleri düşünülmektedir.
1993 yılında Huntington tarafından yazılan medeniyetler çatışmasında, Hıristiyan ve Yahudilere karşı müttefik medeniyetler olarak görülen, İslam ve Budist Çin medeniyetinin de aynı cephede oldukları görülmektedir. Çünkü ikisinin de düşmanı Batı olduğu gibi, Çin’in Kuşak Yol Projesi (BRI) ve enerji kaynağının (%85) ana güzergahı “İslam Dünyası Heartlandı” (Kalbgâh) olan Bereketli Hilal’deki, Doğu Akdeniz-Hürmüz ve Kızıldeniz altın üçgenidir.
Şu anda ABD-İsrail saldırıları karşısında sessiz görülen Çin’in, İran’ın çöküşüne ya da Yemen’in işgaline izin vermeyeceği rahatlıkla görülmektedir. Mekke Paktı’na karşı oldukça dikkatli ve meraklı görülen Çin’in çıkarları gereği bunu da destekleyeceği anlaşılmaktadır.
İSRAİL-ABD SEÇİMLERİ BATI’NIN ÖLÜM ÇANLARI MI?
İsrail’in siyasi yapısındaki koalisyon merkezli iki grup (Netanyahu/Likud merkezli aşırı sağ ve ılımlı blok) birbirine çok yakın oylar (54-60) almaktadır. Yapılan anketlerde görüldüğü kadarıyla aşırı sağ Netanyahu koalisyonu, az bir farkla bu seçimi kaybedecektir.
Kendisi de zor durumda olan ve kongrede çoğunluğu kaybetme durumunda görülen ve “Topal Ördek” durumuna düşmesi kuvvetle muhtemel olan Trump, Netanyahu’nun seçilmesi için İsrail halkına doğrudan mesaj göndermiştir: “Lütfen bu mektubun, İsrail Başbakanı olarak yeniden seçilme yarışında Bibi Netanyahu'ya olan tam ve eksiksiz desteğimi temsil etmesine izin verin. Bibi Netanyahu sizi asla hayal kırıklığına uğratmayacak.”
Trump böyle dese de İsrail, tam bir bataklıktadır.
Netanyahu’nun, hükûmet kuramaması hâlinde İsrailli Arap Partileri (13 parlamenter) kilit role sahip olur ve bu durumda ılımlı partiler iktidara gelir, savaşı durdurur ve Netanyahu’yu hapse atar.
Buna karşın siyasi krizleri, dış savaşla yönetmekte usta olan Netanyahu’nun, altı ay süresince geçici başbakan olarak hükûmeti yürütmek, siyasi krizi tırmandırmak ve tekrar İran, Lübnan ve Türkiye ile Suriye’de savaş ortamına dönmek ihtimali zayıf değildir. Çünkü İsrail devleti, dünyanın her yerinden getirilen karmaşık toplumunu ancak savaşla bir arada tutmaktadır.
Ancak başarısız İran savaşı devam ederken İsrail, Türkiye ile Suriye’de savaşamaz. Trump, bu sebeple Türkiye’yi devamlı övmekte ve İsrail’le savaştan uzak tutmaya çalışmaktadır. Aynı zamanda Türkiye’ye Suriye ve Irak’ta çeşitli tavizler vermektedir. F35 ve CAATSA yaptırımları da yakında kaldırılabilir ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuda proaktif bir liderdir. Bıçak sırtında yürümekte, Netanyahu’dan daha usta olup harbin hile olduğunu gayet iyi bilmektedir.
Şimdilik İsrail, dolaylı yoldan Suriye’de Türkiye’yi engellemeye çalışmakta ve Yunanistan ve Kıbrıs Rum Devleti ile askerî paktlar kurarak (Aşil Kalkanı) Türkiye’yi Doğu Akdeniz üzerinden kuşatmaya çalışmaktadır. Türkiye, buna karşı Libya cephesinde harekete geçmiş durumdadır.
ORTA DOĞU’DA AKTİF ROL
Trump’ın partisinin kongrede üstünlüğü elinden kaçırması ve Netanyahu’nun da seçimleri kaybetmesi hâlinde Türkiye, Orta Doğu’da daha aktif roller üstlenebilir. Türkiye bu durumda, ABD’den bağımsız, daha Asyatik ve İslami olacaktır. Ancak İsrail’in Abraham Antlaşması’na göre yayılması ve Doğu Akdeniz’deki çalışmaları, bölgeyi Armageddon’a hızla sürükleyebilir ki; bu seçimlerin sonucu bunu da etkileyecektir.
Bu durum Çin’in, Bereketli Hilal’in Altın Üçgeni’ne askerî olarak da destek çıkmasına yol açabilir. Aksi takdirde ABD-İsrail kontrolündeki Orta Doğu’da Çin’in BRI ve enerji talebi, ABD’nin kontrolüne girecektir.
İsrail ve ABD’de beklenen siyasi kriz, Trump ve Netanyahu’yu askerî cepheye sürüklerken, Türkiye’yi de global bir aktöre dönüştürmekte ve bölgeyi de kendi içinde askerî ve siyasi bir bloka çevirmektedir. Mekke Paktı bu anlamda, her an Mısır’ın katılımıyla İsrail’e karşı dönebilir.
Kısaca, bu seçimlerin Netanyahu ve Trump’ın mağlubiyetiyle sonuçlanacağı, ABD-İsrail’in radikalleşeceği ve Türkiye’nin daha aktif rol üstleneceği düşünülmektedir.
Son ihtimal ise Batı, elindeki bütün silahları küresel kavşak noktası olan Bereketli Hilal’e boşaltır. Trump ve Netanyahu liderliğindeki Siyonistlerin bu konuda pek de gözü kara oldukları bilinmektedir.
MEDENİYETLERİN ÖLÜMÜ
Bir medeniyetin ölümünün yaklaşık yüz yıl, dirilişinin de çeyrek asırda olduğu görülmektedir. Medeniyetlerin sefahate sürüklenip savaşma özelliğini bıraktıkları ve zulümlerinde arşı titrettikleri anlarda âdeta ilahi bir dokunuşla çöktükleri (Roma-İngiltere gibi) görülmektedir. Son iki asırda dünyaya hâkim olan Batı’da (Avrupa, ABD ve de İsrail) da tam da bu durum görülmektedir.
1800’lerde Almanya, Japonya ve Rusya, 1990’lardan itibaren Çin, son çeyrek asırda ise Türkiye ve İslam dünyasında medeniyetler dirilmektedir. Batı ise kökünden kuruyan bir ağaç gibidir. Paris sokakları duman kokmakta ve sadece sert güç unsurlarıyla ayakta kalmaya çalışan ABD ve İsrail’in zulmü artmaktadır.
ÇİN, DİKKATLİ DAVRANIYOR
Bu durumda Çin ağır ve dikkatli davranmaktadır. Türkiye liderliğinde ise Batı’nın kör kuyularında üretilen terör örgütleri (PKK-DEAŞ) ezilmekte ve çökertilen ülkeler (Libya, Suriye, Irak, Somali…) toparlanmaktadır. Bunlar tarihî gelişmelerdir.
Cezayir, Katar, Libya, İran ve Mısır’ın da katılabileceği Pakistan ve Türkiye liderliğindeki Mekke Paktı, vahşetleri rahatlıkla durduracak güce sahiptir. Bu süreçte çöktüğü görülen BM ve UCM yerine dünyanın beşten büyük olduğu yeni bir düzen kurulmaktadır ki; Çin ve İslam dünyası aynı safta görülmektedir. Bu şekilde Çin’deki başta Uygurlar olmak üzere Müslümanların sorunları da konuşulabilir.
Bugün Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı’nda sıkışan ABD gibi İsrail de Gazze-Lübnan ve Şam’ın duvarlarına çarpmaktadır. Bu da büyük Türkiye’nin Şam’da olduğunu göstermektedir.

