Geçen hafta Yalova’da gerçekleştirilen ve üç polisimizin şehit, sekizinin ise yaralanmasına yol açan DEAŞ operasyonu devletimiz açısından nasıl büyük bir tehlikenin yaklaşmakta olduğunu gösterdi.
Bunu hükûmetimiz ve istihbaratımız mutlaka dikkate almalı ve bu konuda siyaset geliştirmelidir. Bir kısım safdillerin, DEAŞ’ın sadece Suriye, Irak ve benzeri ülkelerde ortaya çıkacağını zannetmesi gafletin en büyüğüdür. Hatta böylesine bir saf görüntü devletimizin uyanmaması için ön alma dahi olabilir.
DEAŞ ve benzeri radikal örgütler genelde Selefi itikatlı kişilerdir. Bunlar İbni Teymiyye, Seyit Kutub ve onları mehaz alan kişilerden beslenirler. Ehl-i Sünnet inancında olup dinine, devletine bağlı kimseleri "kâfir" olarak değerlendirirler!
Devlet bunlar için her zaman "tağut"tur! Bunların İslam Devleti dedikleri bir devlet bugüne kadar çıkmamıştır. Bundan sonra da çıkmayacaktır. Zira bunlar İngiliz’in, İsrail’in, ABD’nin maşalarıdır. Vehhabilerden itibaren bu böyledir. Unutmayalım, Vehhabiler de Ehl-i Sünnet Osmanlı Devleti’ne "kâfir" diyordu!
Osmanlıyı asırlarca zinde ve ayakta tutan, birlik ve beraberliğini her kademede sağlayan, devlete bağlılığı zerrece esnetmeyen Ehl-i Sünnet akidesinin ululemre itaat kavramı idi. Ululemre itaat kavramı Müslümanları, devletleri etrafında ayrılmamak üzere birbirine kenetliyordu.
Müslümanları, Ehl-i Sünnet inancından koparmadıkça bu yapıyı zayıflatmak imkânsızdı!.. Şu hâlde yapılacak iş, onları Ehl-i sünnet itikadından uzaklaştırmak, felsefe mikrobuyla kanını bozmaktı. Bolca felsefe yapılacak ve Türk milleti bu işin değerli olduğuna inandırılacaktı. Bu suretle din, sinsi bir şekilde yıkılacaktı…
Bu tespiti yapan Batılılar, Osmanlıyı yok etme faaliyetini gerçekleştirebilmek adına yıkım hareketlerine hız verdiler. Buradaki hedef, Osmanlıyı yedi asırdır ayakta tutan dinî ve millî değerleri idi. Bilhassa dinde yıkım planı üzerinde büyük paralar harcanarak yoğun bir saldırı düzenlendi.
Nitekim bu yıkım faaliyeti; oryantalizm veya dinde ıslahat ve modernizm ismi altında yürürlüğe konuldu! Batı’da oryantalizm merkezleri teşkil edildi. Buralarda İslam coğrafyasındaki İslamî faaliyetlerle ilgili, belli bir plan ve proje çerçevesinde hareket etme konusunda ortak kararlar aldılar. Bu karara göre:
“Müslümanların akâid, fıkıh ve ahlâk birliğini sağlayan Ehl-i Sünnet yapısı hedef alınacak ve bu yapının dışında kalan, hatta karşıtı olan başta Mutezile olmak üzere bütün bid’at ve dalâlet fırkaları desteklenecekti. Üniversitelerde yapılacak akademik çalışmalar, Ehl-i Sünnet’in yıpratılması ve aşağılanmasına dönük olacaktı. Bir itiraz söz konusu olduğunda, “bu bir bilimsel çalışma” denilecekti. Devamlı olarak Selçuklu ve Osmanlının temsil ettiği Ehl-i Sünnet karşıtı kitap, makale ve fetvalar yayınlanacaktı..."
Bu kararla birlikte oryantalist din araştırmacıları hummalı bir faaliyetin içine girdiler. Birkaç lisanı ana dili gibi bilen bu adamlar İslamiyet’i araştırmış ve nereden nasıl vuracaklarını tespit etmişlerdi.
Büyük proje!
Ardından İslam coğrafyasına çeşitli “ajanlar" göndererek, Selçuklu ve Osmanlının temsil ettiği -Kur’ân, Sünnet, İcma ve İctihad temelli- İslam Şeriatı’nı aşağılama ve değiştirme ortamını oluşturacak çalışmalar yaptılar.
Osmanlı idaresinin zayıfladığı merkeze uzak Müslüman bölgelerde (Hindistan, Pakistan, Mısır ve Arabistan) zeki ve kabiliyetli insanları dinde ihya ve reform gibi parlak ifadelerle avladılar. Bunları parlatarak diğer İslam ülkelerine servis ettiler. Bunların yaldızlı ve parlak ambalajlarla süslü zehirli fikirleriyle İslam dünyasını altüst ettiler.
Nitekim 19. asrın sonlarında gerek İslam dünyasında ve gerekse Müslümanların yoğun olarak bulundukları toplumlarda Ehl-i Sünnet muârızlığı, eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştır.
Mısır’da Cemaleddin Afganî (ö.1897), Muhammed Abduh (ö.1905), Reşid Rıza (ö.1935), Rusya’da Musa Carullah (ö.1949); Hindistan’da Seyyid Ahmed Han (ö.1898); Pakistan’da Mirza Gulam Ahmed (ö.1908); İran’da Mirza Ali Muhammed (ö.1850); Arabistan’da Muhammed İbni Abdülvehhab (ö.1792)’ın çalışmaları birbirine bağlı ve neredeyse tek merkezlidir!
Hepsi, 1500 yıllık İslam Akâid ve Fıkıh sistemine karşıdır. Hepsi, Cumhûr-i ulema ve Osmanlı aleyhtarıdır. Hepsi, Oryantalist/Müsteşrik tabanlıdır.
Buna rağmen Müslüman milletin inancını yıkmak öyle kolay olmuyordu. Bu uğurda yoğun çalışmalarını aksatmadan devam ettirdiler. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlının temsil ettiği İslam dini esaslarına yönelik tebdil (değiştirme), tahkir ve tezyif çalışmaları yürütüldü. Peşinden gelecek saldırılar ise "tek parti dönemi"nin son deminde açılan (1949) Ankara İlahiyat Fakültesi’nde belirlendi ve uygulamaya konuldu.
Bu faaliyetler 1970’lerden itibaren özellikle İlahiyatlar, Diyanet, Diyanet Vakfı ve bazı yayınevleri çevrelerinde yoğunlaşmıştır.
Başlangıçta daha çok dışarıdan oryantalistler marifetiyle yapılan bu fikrî saldırı, zamanla değişti. Müsteşriklerin batıl, yıkıcı ve ecdat düşmanlığı propagandalarının etki alanına giren ve yabancıların emir erliğini üstlenen içimizdeki "kriptolar" tarafından yapılır oldu...
Bunlardaki "fikrî ihanet" şu konu başlıkları altında ortaya çıkıyordu:
Kur’an-ı Hakîm’in hükümleri, indiği döneme âittir, kıssalar semboliktir.
İslam dini yanında diğer dinler de haktır.
Hadisler şâibelidir, sahih bilinenlerle dahi hüküm verilemez.
İctihad, zor bir şey değildir, her doktoralı bir müctehittir.
Dört mezhebe bağlılık şart değildir, hüküm istinbatı herkese açıktır.
Mutezile, aklı esas aldığı için en doğru mezheptir, Sünnîlere karşı onu kullanmalıdır!
Peygamberin Kur’ândan başka bir mucizesi yoktur.
Akıl da vahiy gibi dinin delillerindendir.
Kadere imanı Mutezile gibi anlamalıdır. Kader, insanın iradesidir. Kul, fiilinin yaratıcısıdır! Sünnî inanıştaki gibi bir kader yoktur.
Muaviye ve aynı durumda olanlar, aşağılanmalı ve sevilmemelidir.
Mübarek gecelerin faziletine inanmamalıdır.
Peygamber Kur’ân’ı, sahâbiler de hadisleri -hâşâ- anlayabildiği gibi açıklamış ve yazmışlardır!..
Her iman ehlini titretecek ve dehşete düşürecek bu nevi görüşlerin her biri Doçent veya Profesör titri taşıyan bilim adamı etiketli reformcular tarafından özellikle ortaya atılmakta ve kafalar karıştırılmaya çalışılmaktadır.
Kime ve neye çalışıyorsunuz?
Son dönemlerde (DİYK) Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeleri’nden bazılarının bunlardan teşkil edilmesi ürkütücüdür. Nitekim yirmi senedir bu fikirlere sahip ilahiyatçı hocalar Diyanet’i yönetiyor. Bunlar hem kendi hem de kendileri gibi düşünen arkadaşlarının dinen sakat düşüncelerini olduğu gibi Diyanet’e taşıdılar. Son senelerde Diyanet TV’de de benzer söylemlerini devam ettirdiler.
Prof. Dr. Mehmet Görmez, "toplum hayatına uymayan hadisler sahih de olsa inanmayız!" diyordu. Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar ve Prof. Dr. Bünyamin Erul, "sahâbe hadis uydurmuş!" diye iddia ettiler.
Din ve irşat hizmetleri politikalarının belirlenmesi ve geliştirilmesi çalışmalarında bulunan İlahiyatçı Mustafa Irmaklı (DİYK üyesi, 2020-2025) Diyanet TV’deki konuşmasında, "Ahiret inancımızı gözden geçirip yenilemeliyiz” dedi. Yeniden neye ve kime göre düzenleyecekti?
Prof. Dr. Halis Aydemir ise "hadislere güvenip hüküm bina edemeyiz" demişti. Bir kısım hadislere karşı çıkarken de "böyle bir hadis, âyet de olsa aklımıza uymazsa reddederiz" diyecek kadar cüretkâr ifadeler kullanmıştı.
Yine DİYK üyelerinden Prof. Dr. Metin Özdemir, "Cehennemde insan bir defa yanacak ve bitecek ve bir daha azap hissetmeyecek!" demişti. İmam-ı Gazali hazretlerine de iftiralar atarak, onun üzerinden dinde şüphe uyandıran, bir oryantalistin kitabını da Türkçeye çevirmişti. (Eric Ormsby, İslam Düşüncesinde İlahi Adalet Sorunu, Kitabiyat, Ankara 2001)
Prof. Dr. İhsan Çapçıoğlu (DİYK Üyesi, 2020-2025), oryantalistlerden hep dinler arası diyaloğu savunan makaleleri çevirmişti. Prof. Dr. Ömer Kara’nın (DİYK üyesi, 2020-2025) çalışmalarının çoğu da oryantalistlerden yapılan tercümelerdi. Bunlardan biri de “Kur’an Muhammed’in uyduruğudur” yazan oryantalist Thomas J. O’shaughnessy’in eseri idi.
Prof. Dr. Abdullah Kahraman (DİYK üyesi, 2020-2025), Musa Carullah’ın en bozuk kitabını (Uzun Günlerde Rûze) sitayişle sadeleştirip yayına hazırlamıştı.
Prof. Dr. Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, Prof Dr. İsmail Hakkı Ünal, Dr. Medet Coşkun ve daha niceleri reform ve tarihselcilikte yeni yollar açmaya ve bozuk itikatlarını saçmaya devam ediyorlar.
Prof. Dr. Ali Avcu (DİYK üyesi, 2020-2025) ise Diyanet TV’de; "1000 yıllık dinî bilgiyi topluma gençliğe anlatamayız, çağdaş sahih bir din oluşturmak, mevcut dini anlayışı gözden geçirmek zorundayız" demişti. Bunlar gençliğe anlatabilecekleri bir din mi oluşturacaklar! 1400 yıldır gelenler gençlere ve nesillere hep aktarmışlar bunlar anlatamıyormuş!
"Yürüyün gidin bostan tarlasına" demezler mi adama! Anlatamıyorsan İlahiyat Fakülteleri’nde ne işin var? İslamiyet’i kafana göre değiştirip kafana göre oluşturduğun dini mi anlatacaksın?
Peki bu şahısların, yıllardır fikir yapıları ile DEAŞ ve benzeri radikal örgütlere eleman devşiren İbni Teymiyye, Abduh, Musa Carullah, Seyit Kutub ve Mevdudi gibilere tek kelam ettiğini duyanınız oldu mu?
Devletimiz ve asil milletimiz uyanık olmalı!
TEFEKKÜR
Hak ile batılı fark edip seçtik
Âbat olsak da bir, olmasak da bir!
Âşık Dertli

