Kaydet
|

Kafadarlar, plan icabı, şatonun merdivenlerini tırmanmaya başlamadan önce, Kâbus’un ve maiyetinin önünden geçtiler.

İşte yine babaları gibi, evlatları da beraberler omuz omuza. Büyük bir hizmet için, canlarını hiçe sayarak, kefenlerini koltuklarına alıp yollara düşmüşlerdi.

Alışık olmadıkları, sevmedikleri acayip kıyafetler içinde hedefe doğru yürüyorlardı aynı îmânla.

Doğan ile Hasan, elleri ayakları prangalı, diğerleri kılıç kalkanlı şövalye olmuşlardı bugün. Atmaca’nın muzipliği tuttu;

- Bu ne hâl böyle beyim?

Gümüş gibi pırıl pırıl, parıldayan kılıcına, kalın çelik kalkanına ters ters bakan Doğan;

- Esirlik!

Diyerek, etrafa göz gezdirdi. Kabartmalarla bezeli bölmeler, "aziz" resimleriyle süslenmiş tavanlar, binaya katedral havasını vermişti.

Yanındakinin duyacağı şekilde;

- Ne acayip yerler?

- Sorma! Ahmaklar olmasaydı, dünyanın vay hâlineydi. Kimler mamur edecekti ki?

- Eyvallah!

Kafadarlar, plan icabı, şatonun merdivenlerini tırmanmaya başlamadan önce, Kâbus’un ve maiyetinin önünden geçtiler.

Şövalye kıyafeti içindeki akıncılar, ilk defa tiksinerek yerlere kadar eğildi. Kâbus ve maiyetini selâmladılar. Temenna ederek geri geri çekildiler.

Osmanlı şeref ve haysiyetini ayaklar altına almış gibi davranmak pek hoşlarına gitmese de Emîr Sultan hazretlerinin; “İlm-i siyaseti bilmeyen hizmet edemez. Muvaffak ve muzaffer olamaz…” sözlerini de çok iyi biliyorlardı. Ya nefislerinin, kibirlerinin esiri olup öleceklerdi. Ya da ilm-i siyasetin gerektirdiğini yapıp hedeflerine varacaklardı. Başka seçenekleri yoktu.

Bu kadar berbat kilise gibi bir yerde, zalim bir şövalyenin önünde eğilmek ne talihsizlikti elbette. Yüzünü buruşturdu Boğa Hasan. Bir ara şaşkın ve telâşlı bakışlarla Maria ile göz göze geldiler. Maria hiç bozuntuya vermeden, "Barbarlar!" dedi. Peşlerine doğru tükürür gibi, hakaret dolu bir hareket yaptı.

Zindancıbaşının koluna girdi. Babasına döndü;

- Halk, sabırsızlıkla bu pisliklerin akıbetini bekliyor pederim.

- Ben de prensesim! Ben de!

- O zaman hadi gidiyoruz. Merasim yerinde yerimizi alalım.

- Haydi!

Kâbus, yanındakilerle beraber, kendine ayrılmış, şatonun en tepesinden, her kattaki kocaman çengelleri ve en alttaki her biri bir metre boyundaki, uçları iğne gibi sivri, çelik kazıkları görebilecek yere geldi. Kırk elli kişinin de rahatlıkla sığabileceği ve atılanları takip edebileceği bu hususi bölme rüzgâr ve güneşten korunacak şekilde düzenlenmişti. Hurufi ve adamları ile Erkara ve arkadaşları da şeref misafiri olarak burada yer almışlardı. Kâbus’un içeri girmesiyle herkes ayağa kalktı. Yerlere kadar eğilerek selâmladılar.

Kâbus, ömrünün geçtiği şatodaki bu ihtişama, yapılan yeni süslere hayretle baktı. Hele kendi için yapılan köşe her şeyini unutturdu. İpek halılar, duvarlardaki resimler, vazolar, ağır perde ve örtüler, üzeri çeşitli meyve, sebze ve yiyeceklerle dolu olan masa… Hepsine ayrı ayrı baktı. Görecek şey kalmayınca da kızına döndü.

- İtimadımı boşa çıkarmadın prensesim.

- Ne demek pederim? Vazifem.

- Hiç böylesini görmemiştim doğrusu.

- Siz daha güzel şeylere layıksınız aziz pederim.

- Siz de prensesim. DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.