"Ben; Zeynep... Irak’ın Tikrit vilayetinde doğup büyüdüm. Cenab-ı Allah nasip etti huyu güzel, çalışkan, pek sevdiğim biriyle evlendim. Ancak!.."
BA’DE HARAB-ÜL BAĞDAT!
Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli!..
Bugün içinde bulunduğumuz iyi imkânların, sağlığın, parlak hayatın hep sürüp gideceğini sanmamalı; çevremizdekilere tepeden bakmamalıyız; yarın, öbür gün kötü bir duruma düşebileceğimizi aklımızdan, hatırımızdan da çıkarmamalıyız.
Ben; Zeynep bin Hizab El-Uteybî; Irak’ın Tikrit vilayetinde doğup büyüdüm.
Cenab-ı Allah nasip etti huyu güzel, namuslu, çalışkan, pek sevdiğim biriyle evlendim. Şehrin en gözde yerinde ev bark edindim, gıptayla bakılan bir işim vardı. Birbirinden üstün meziyetleri olan üç de evlat sahibi oldum. Çok mesut, oldukça huzur dolu bir hayat sürüyordum. İstikbale dönük daha çok yapacaklarımız vardı. Dünyayı gezip dolaşacak, torunlarımı büyütüp okutacaktım. Canım evlatlarımla, olacak gelinlerimle, doğacak torunlarımla ve bütün konu-komşularımla problemsiz, sıkıntısız yaşayacaktım. Huzurla dolup hiç üzülmeyecektim. Daima gülecek, hiç somurtmayacaktım. Kin, nefret, intikam, yalan-dolan olmayacaktı benim dünyamda. Strese girmeyecek, kimseyi kırmayacak, kimseden de kırılmayacaktım… Daha neler neler?!
Kötü tohum ekersin,
Yapılanı sökersin,
Dünyada yaptığını,
Ahirette çekersin!
***
Neler düşünüyordum? Şimdi de ne oldum?
Büyüklerimiz hep buyururlardı; “SABIR: Şikâyeti terk, sıkıntı ve musibeti gizlemektir” diye. Sabredenlerden olmak için çektiklerimi anlatmak istemezdim lakin İBRET ALINSIN, BİZİM DÜŞTÜĞÜMÜZ HATALARA KARDEŞLERİM DÜŞMESİNLER DİYE YAZIYORUM. Sözümüz ders alanlara...
Verilmiş bir sözün var,
Utanmadık yüzün var,
Dosta düşman olunmaz,
Yükseklerde gözün var.
***
Dünyanın süper devleti zalim ABD; bilemediğimiz, bir türlü mana veremediğimiz bahanelerle; müreffeh, şirin memleketimize harp ilân etmişti. Son teknoloji tayyareleri, doğup büyüdüğüm Tikrit vilayetimize saldırı üzerine saldırı yaptığı gece, iki gözü iki çeşme, perdenin aralığından dışarıyı seyrediyordum.
Acı içinde kıvranırken; elindeki meşaleyle evimi yakmaya çalışan birini gördüm. Keşke görmez olaydım! Dikkatlice baktım; ABD'li askerler sandığım adam; kapı komşumuz değil mi? Evet; yanlış duymadınız; her gün selâm verip aldığımız, hâl hâtır sorup sohbet ettiğimiz, zarda-zorda kaldıklarında yardım ettiğimiz, en yakın komşumuz… Yaralı kalbim ikinci defa paramparça olmuştu.
Peki sebep neydi?
Ne yapmıştık da üzerimize bombalar yağarken içimizden biri, bu korkunç ateşe benzinle gidiyor, bir an evvel hepten yok olmamızı istiyordu? Sualin cevabını epey düşündüm, mantıki bir izahını bulamadım.
Tek sebep siyasetti. Evet evet "SİYASET..." Bizim Saddam Hüseyin taraftarı olduğumuzu eskiden beri biliyordu. Gizli, saklımız yoktu ki. Saddam hem hemşehrimiz, hem uzaktan da olsa akrabamız, hem de Ehl-i sünnet tanıdığımız, bildiğimiz bir devlet adamı, onu tutmayacaktık da kimi tutacaktık? İş kendiliğinden oluyordu zaten. Sonra bir tarafı tutmak dinen, aklen de mahzurlu da değildi. Mevcut siyasi yelpazenin içinde herkes kendine en yakın gördüğüne oy verebiliyordu. Gayet tabii bir şey sandığımız bu durum meğer bazılarının canımıza kastetmesi için yeterliymiş! DEVAMI YARIN

