“Pek fenayım” deyip boş elinin tersiyle alnına birikmiş boncuk boncuk terlerini siliyor. Çaresiz; başını sallıyor sadece...
Bazen ümidini hepten kesiyor, çaresizlikten bunalıyor. Hatta daha daha kalkmamak üzere düşeceğini, yolu bitiremeyeceğini, hedefine varamayacağını düşünüp hepten kahırlanıyor. Farklı bir ruh hâlinde o; ezik, çaresiz, istikbâli ise hepten karanlık... Elinde olmadan bir büyüyor, bir küçülüyor, irileşiyor, ufalıyor... Ağırlaştıkça ağırlaşıyor da…
“Pek fenayım” deyip boş elinin tersiyle alnına birikmiş boncuk boncuk terlerini siliyor. Çaresiz; başını sallıyor sadece...
Neftî bir ırmak gibi uzayıp giden Haliç’in sularını yalayarak gelen esinti bile serinletmiyor yanan bağrını. Derinden derine martı çığlıkları, uzaktan yakından vapur düdükleri, motor sesleri, parklarda koşuşturan çocuk bağrışmalarına karışıp bir bitmez uğultu şeklinde her tarafa dalga dalga yayılıyor.
Ağır yükün altında ezildikçe eziliyor o. Yanından geçtiği insanlar kediden, köpekten bile bu kadar kaçmıyor. Yorgunluk, itibarsızlık, parasızlık canına tak etmiş. Ancak ağlıyor. İçten içe yaşlar akıtıyor… Tek silahı onlar; gözyaşları… Âdeta sel olmuş. Kimseleri görmüyor, "kim ne dermiş" umurlarında bile değil… “Koca şehrin iti var, kopuğu var” deyip burun kıvıran, kafa çevirip geçen geçene...
Bulduğunu yiyemez,
Uzun etek giyemez,
Çevresinden çok korkar,
Gerçeği söyleyemez!
Tuzu kuru olanların hor ve hakir görmelerine mi, yolunu gözleyenlerin umutlarına mı yansın. Bir de içinden çıkamadığı kendine has âlemi var. İşte en zor olanı da o… Ona laf anlatamıyor. Hissiyatına dizgin vuramıyor, azgın nefsine bir türlü mâni olamıyor. Daha ne kadar dayanacaktı bu şartlara? Büyük bir gurbet ve hasret diyarı eşiğinde kendini oldukça yalnız ve perişan hissediyor.
Ağırlaştıkça ağırlaşan bedenini taşıyamayan zavallı ayakları fazla tahammül edemiyor; Yeni Cami'nin gölgelik bir köşesine; bir külçe gibi yığılıp uzanıveriyor bütün yorgunluğuyla…
O güzelim memleketini, çocukluğunu, ilk mektebe gidişini, yaylalarda kuzuların ardı sıra koşuşunu, tarlalarda herk edişini, çayırlarda tırpan sallayışını, anasını, babasını, kardeşlerini, bütün komşularını ve uzaktan uzağa rüyalarını süsleyen, yüzünü hiç hatırlamadığı, siyah zemin üzerin pembe gülleri olan kaşmir kaftanlı sevdiğini hayal ederek inliyor. Yanık bir “ah!” ciğerlerini zorlayarak çıkıyor. Kendi âleminde erişilmez uzaklara yelken açıyor… Göz kapakları bir düşüp bir kalkıyor. Biraz sonra o da olmuyor; bir düşüp bir daha kalkamıyor, gücü mü yetmiyor ne? Sanki birer değirmen taşı koymuşlar üzerlerine. Mâni olmak ne mümkün! Derin bir uyku sarıp sarmalıyor. Kızgın kaldırımlar sanki kuş tüyü. Gözleri dış dünyaya kapanır kapanmaz o bulutların üzerinde sörf yapmaya başlıyor bu camı köşesinde...
Tozpembe bulutların üzerinden başka bir âlemi seyrediyor.
Zaman tüneli mi ne?
DEVAMI YARIN

