Sokak aralıksız dolup dolup boşalıyordu. Birdenbire bir gürültü daha koptu. Kızıl renk 4 X 4 bir cip, bütün ihtişamıyla vınlayıp geçti.
Aslında hiçbir işi de yoktu. Çıkmasa da olabilirdi. Ancak hep içeride oturup camdan dışarısını seyredecek değildi ya! Bu devirde köle mi vardı ki; o olsaydı...
Eski model, köylülerin bile itibar etmediği bir arabayı ne yapacaktı? Sınıf arkadaşlarını, hele Leyla'yı üstüne mi güldürecekti? "Olmaz! İstemem bu tekerlekli çöp kutusunu!" diyerek dişlerini sıktı. Elinde olmadan ayakları onu, ilk tahsilini gördüğü mektebin bitişiğindeki parka doğru götürdü. Bir yanında bakkal, bir yanında da mektebin bahçe duvarı. Karşı iki evin arasındaki boşluktan ana cadde görünüyordu. Biraz ilerideki duvarın dibinde bir çınar; senelere direnen dallarını duâ eder gibi çivit mavisi göğe uzatmıştı. Başka bir ağacın; rüzgârlardan mı ne yere yan yatmış ağır gövdesi, direkle desteklenmişti. Camları kırık metruk bir binanın kırmızı kiremitleri; tozdan, yağmurlardan neftî yosun rengine dönmüştü.
4 X 4 son model, oldukça modern bir cip, ortalığı titreterek, ağaç dallarını sarsarak uçup gitti. İçinden: "Bir ah!" çekti ki, sanki ciğerleri sökülecekti. Kanayan yarasını iyice kanatmıştı. Oysa o ne kadar da iyi bir arabası olacağına hazırlanmıştı, ne kadar da ümitlenmişti.
"4 X 4 dışında arabaya binmeyeceğim! İşte binmeyeceğim!" diyerek yerdeki bir kutuya ayağıyla vurdu, üzerine kocaman bir tükürük fırlattı. Anlaşılmaz kelimelerle küfürler savurdu.
Sokakların en darından, saçı sakalı birbirine karışmış meczup kılıklı bir adam, şahadet parmağını birilerine doğru sallandırarak, ayağının birini sürükleyerek geçti. Sokak aralıksız dolup dolup boşalıyordu. Birdenbire bir gürültü daha koptu. Kızıl renk 4 X 4 bir cip, bütün ihtişamıyla vınlayıp geçti. Rüzgârını ensesinde hissetti.
"Sanki bana inat yapıyorlar! İnadıma inadıma!"
Bir küfür daha savurup yakındaki bir kaldırım taşına hırsla ayağını vurdu. Geri dönüp cipin ardı sıra hayran hayran baktı.
"Almanya'dan gelen şımarık bir gurbetçi!" dedi. "Yerleri, evleri sarsarak, hızla geçip gidiyorlar. Başımı döndürüyor! Bana inat! Biliyorum bana inat!"
İki evin arasındaki dar aralıktan, hâlâ görülüyor! Gitti, gitti, sonra da birdenbire kayboldu.
"Oooh ne âlâ dünya! Abdullah Osman'ı rahatsız etmek için herkes elinden geleni ardına koymuyor! Avrupa'dan İstanbul'a kadar gelmişsin be adam, şöyle yavaş yavaş, kâmil kâmil gitsen olmaz mı?... Deli gibi, sanki kelle götürüyor! Arabası iyi ya, hava atacak, belli!"
Abdullah Osman, söylene söylene parka girdi. İleride kendi hâlinde güneşlenen, akranı olduğunu tahmin ettiği bir genç gördü. "Belki dertleşirim" ümidiyle gidip yanına oturdu. Hâlâ burnundan soluyordu. Gümüş gibi parlayan otomobil anahtarının sağına soluna baktı.
"Çok berbat, çok sinir bozucu!" diye söylenerek hırsla bankın demir ayaklarına, duvarın taşlarına sürtmeye başladı.
Sokaktan bir cip daha geçti. İyice kızdı. Öfkesini sanki bu küçücük aletten çıkarmak istiyordu. On adım ilerideki havuza koştu. Anahtarı havuzun duvarına koydu. Ve kaldırabileceği en ağırından bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başladı. Daha kullanmadığı bu güzel otomobil anahtarını ezip parçaladı. Sonra havuzun içine fırlattı. DEVAMI YARIN

