Ellerini beyaz, yaldızlı kuşağına sokmuş Matlube Hanım, kapı eşiğine kadar geldi. Sevgiyle içeri baktı.
Yeni bir sayfayı okudu Süleyman Çelebi:
Ölmeyüp Îsâ göğe bulduğu yol.
Ümmetinden olmak için idi ol.
Dahi hem Mûsâ, elindeki âsâ,
Oldu onun izzetine ejderhâ.
Çok temenni kıldılar Hak’dan bular,
Kim Muhammed ümmetinden olalar.
Gerçi kim bunlar dahi mürsel-durur.
Lâkin Ahmed efdal-ü ekmel-durur.
Zirâ efdallığa ol el yak durur.
Ânı eyle bilmeyen ahmak-durur.
Daha önceden yazdıklarının üstüne okşayarak koydu.
Bütün peygamberler hep O Resûlün ümmeti olmak şerefiyle şereflenmeyi isterken bu nasipsiz, cüce beyinlilerin ne yapmak istediklerini düşünüp gayr-i ihtiyari dişlerini sıktı. Başını sağa sola çevirdi.
Zirâ efdallığa ol elyak durur.
Ânı eyle bilmeyen ahmak-durur.
Diyerek son mısraları birkaç defa tekrarladı. Gülümsedi.
Ellerini beyaz, yaldızlı kuşağına sokmuş Matlube Hanım, kapı eşiğine kadar geldi. Sevgiyle içeri baktı. Söveye yaslandı. "Efendi" diye seslendi. Beyaz başörtüsünü düzeltti. Parlak ışıl ışıl gözlerle Çelebisine bakarken, yeni açılan bir gülü hatırlatan yüzü, güldü.
- Evimin direği efendim.
- Sultan’ım buyur.
- Kapıyı açık tutmasan iyi olur.
- Dalgınlık işte…
- Havalar gittikçe sertleşiyor. Sonra soğuk alırsın. Kâğıtlar arasına öyle dalıyorsun ki her şeyi, kendini unutuyorsun.
- Haklısın Sultan’ım. Gecikmiş günlerin intikamını alıyorum herhâlde.
- Cenâb-ı Allah mahcup etmesin efendim. Ne diyeyim?
Diyen Matlube Hanım, memnun ve mütebbessim gerisin geri çıktı.
Bu huzurlu günleri gösteren Rabbine şükürler etti.
O, bir daha görmek istemediği, gidip gelmemesini temenni ettiği günler benliğini sarmıştı. Bir türlü kurtaramıyordu. Yine önündeydi. Bak…
“Bu oda, sanki harabeydi. Ne vakitten beri neşesi gitmiş, huzuru kaçmıştı. Evimin direği, efendim, Çelebi’m ne yapacağını bilmeden, kötürüm gibiydi. Akşamı, sabahı belli değildi. Ne zaman uyuduğu, uyandığı anlaşılamıyordu. Şiddetli bir yeis, kuvvetli bir keder, inanılmaz bir soğukluk, ölüm soğukluğu gibi bir şey hâkimdi. Sanki ondan farksız mıydım? Daha beterini ben çektim. Elhamdülillah geçti. Cenâb-ı Allah, bugünleri de gösterdi.”
Diye söylenerek giderken, bu sefer de keyfinden olsa gerek yanıyor, tutuşuyordu. Kâbus dolu günler, geceler gibi ateşler içinde kıvrandırıyordu. Eliyle başını, alnını kontrol etti. Evet, hâlâ saçlarının dibi, alnı ter içindeydi. Mutfaktan içeri girdi. Kendini tutamadı: “Bir fitne nice insanları, evleri, barkları yakıp kül etti. Etmeye de devam ediyor.”
Nimete şükredeni, Cenab-ı Allah sever,
Şükredilmezse eğer, o nimet elden gider.
DEVAMI YARIN

