Kaydet
a- | +A

Sırdaşı Dürdane’nin sözleri aklına geldi Gülşah'ın... “Uyanık ol kızım! O Erkara denen herif, dünyada senin peşini bırakmaz!”

Beybabasından işittikleri aklından hiç çıkmıyordu Gülşah'ın... Erkara’nın çarpık, iri, iğrenç suratı, dişlek, çirkin hayali sırıtarak gözünün ününe karabasan gibi dikilip kalıyordu. İçinden; “Şimdi ihtimal Doğan Bey’imin gittiğini biliyor, kim bilir ne fena planlar kuruyordur? Ne yalanlar uyduracak, ne pislikler yapacaktır?” dedi, dişlerini sıktı. Sırdaşı Dürdane’nin sözleri aklına geldi.

“Uyanık ol kızım! O Erkara denen herif, dünyada senin peşini bırakmaz!”

Ses, kulaklarını doldurarak yankılanırken, fazla dayanamadı içeri kaçtı. Kapının kalın sürgüsünü arkadan ittirdi. “Kavak ağacından nar, çirkef adamdan ar beklenmez” diye söylenerek merdivenleri tırmandı...

Duâ, bir muma benzer, hizmetler ise fener,

Fenersiz olan bir mum, bir gün kolayca söner.

Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner!

Evlerimiz kışladır, kışlalarsa evimiz.

Ayrımız, gayrımız yok, serdar Doğan Beyimiz.

Gece gündüz hizmet et, geçip gitmeden zaman,

Elbet aldanmış olur, iki günü bir olan.

Hakla hakikatle ol, olmasın yalan dolan!

Derler; bir varmış, yokmuş, hani nerde varımız?

Akıbetin hayrolsun, yiğit Doğan Beyimiz.

İşlerinden bellidir, ehil olanın hâli,

Rahat, huzurla yaşar, yanındaki ahâli.

Öyle eser bırak ki, hayır olsun zevali!

Dertlere derman olmak, elbet tam hedefimiz.

Osmanlı seninledir, yaşa Doğan Beyimiz!

***

Kırların engin sessizliğini bozan hazin çıngırak çınlamaları, tabiatın muhtelif köşelerinden gelen, koyun, kuzu melemeleri, köpek havlamaları ve inek böğürmeleri fark olunmaz bir uğultunun içinde kayboluyor, ılık bir güz sabahının kızıllığı gittikçe yerini ışıl ışıl güneşe bırakıyordu.

Kuş sesleri, mavi bir atlas kubbe gibi yükselen gökyüzü ve sarı, beyaz, mor çiçeklerle bezenmiş patikalar...

Tabiatla baş başa kalıp kendi iç âleminden bilmediği meçhul yerlere sefere çıkmak sadece bir emri yerine getirmek değil, ruhu dinlendiren bir yolculuktu.

Her adımda yeni bir manzara, her bakışta saklı bir güzellik… Tabii güzelliklere açılan bu patikalar onu bekleyen huzuru getirecek miydi?

Hayvanlarını önüne katmış ak sakallı, güneşte yanmış kara kuru, ihtiyar çobana selam verip, toprak yolda tozu dumana katarak gün batısına doğru at koştururken, gittikçe arkada küçülen şirin Bursa, sislerin arasında yavaş yavaş kayboluyordu.

Etrafına bakmıyordu bile. O, şimdi hep Padişah-ı şahanelerinin verdiği emri ve yapacaklarını düşünüyordu. Doru atı ne yapacağını biliyormuşçasına taşıdığı mübarek emaneti incitmeden ne hızını alçaltıyor, ne de yükseltiyordu...

Bilmem kaç gün önce İznik’te yapılan bir toplantının ayak izleri peşindeydi. Bursa’dan saraya yakın ailelerden de insanların olması Sultan’ı fevkalâde rahatsız etmişti. “İçimizdeki hain kim?” diye haykırmış, iki kaşı arasındaki damarı kabarmıştı hiddetinden. Aklına, zekâsına, ilmi, mahareti ve her şeyden önce yüreğine güvendiği gençlerden Doğan’ı tercih etmişti Hakan. DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...