Ah! Ah! Zavallı babam! Kendini bir şey sanan, ilah yerine koyan acınacak insan! Adam olmayan adamları... Uyuşuk şövalyeler.
Maria:
- Benim üzüntüm çok. Gizleyemiyorum da. Sebep, siz civanmert yiğitler değil. Sakın ha kendinizi suçlamayın!
- !!!
- Ah! Ah! Zavallı babam! Kendini bir şey sanan, ilah yerine koyan acınacak insan! Adam olmayan adamları... Uyuşuk şövalyeler. Kim bilir bundan sonra başına ne çoraplar örecekler. Ona çok yalvardım, gel ebediyen kurtul diye, ama sözümü geçiremedim, yiğidim.
- !!!
- Onların da sizin saflarınıza katılmamasına üzülüyorum. Sonsuz bedbaht olacaklarına yanıyorum. Ne yapalım ki elimden fazla bir şey gelmez.
- !!!
- Haydi yiğitler gidiyoruz. Huzura doğru.
Diyen Maria, daha önceden ayarladığı besili atına atladı.
Ekip gruplara bölünüp, her birinin başına bir emîr tayin edilerek, yola koyuldular. Mutluluğuna diyecek yoktu akıncıların. En mesut olanı ise hiç kuşkusuz Erkara’ydı. İlk defa milletinin menfaatine olan bir işe girişmiş ve de muvaffak, muzaffer olmuşlardı. Her şeyden önce azgın, kâfir nefsine galebe çalmıştı.
Maria, en zor şartlarda doğru karar vermenin rahatlığı ve huzuru içinde atını kamçıladı. Gittikçe küçülen şato, sisler arasında kaybolurken el sallamakla yetindi.
- Hoşça kal yurdum! Hoşça kal aziz peder!
Diyebildi içinden, sevinç karışımı hüzünle...
Seherde uyanır, kurtlar ve kuşlar,
Kendi lisanınca tesbihe başlar,
Zikreder ağaçlar, topraklar taşlar.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uykuyu bırakıp Allah’a dayan!
Dertli gönlüm sanma canan duymuyor,
Senin tedbirine takdir uymuyor,
Hain nefsim beni rahat koymuyor.
Kullara karanlık Rabbime ayan!
Putları bırak da Allah’a dayan!
Seherde kalkana rahmet saçılır,
Göklerin kapısı, hepten açılır,
Mümine Cennet’te hülle biçilir,
Mesafe alır mı yerinde sayan?
Nefsini bırak da Allah’a dayan!
***
Süleyman Çelebi, yazabilmek için her sebebe yapışmış, bilhassa çok eser okumuştu. Dönemin en çok muvaffak olmuş edibi, şairiydi hiç şüphesiz. Duyduklarını, hissettiklerini aşkla, şevkle, yaşayarak yazar, okurdu. Uzun zamandır ise sanki ketum olmuş, donmuş kalmıştı. Ne ileri, ne geri gidebiliyor, ne de hepten bırakabiliyordu bu işi.
Emîr hazretlerinin himmeti, bereketi, duyduğu elem ve ızdırap, hata ve kusurlarına samimice tövbe ve istiğfar etmesi de eklenince, eski hasretini çektiği günlere kavuştu Allahü teâlânın inayetiyle. Hâline binlerce şükretti. Her fırsatta da hamd etmeye devam ediyordu. Can-ı gönülden; “Elhamdülillah…” diyor, gece, gündüz durmadan yazıyordu artık.
En son mısralarına memnuniyetle göz attı. Evirdi, çevirdi. Kaç gün önce yazma ihtimalinin kalmadığına, iyice bunadığına, ölçü, kafiye diye bir şey bilemediğine şaşarken, şimdi kelimelerin inci gibi dizilişine, veznin esrarına, mânâ içinde mânâ yüklenmesine ve bitmez tükenmez ahengine şaşıyordu.
DEVAMI YARIN

