Doru at, rahvan yol alırken Doğan Bey, fermanda okuduklarını içinden tekrarlıyordu. Kulaklarında Yıldırım Han’ın sesi yankılanıyordu!
“İtimadına layık olmalıyım” dedi sessizce Doğan bey... Sevincinden uçacak gibiydi. Her şey parayla satın alınabilirdi. İnsanlar kandırılabilir, yanıltılabilirdi. Lakin itimat edilir olmak kolay kolay kazanılmazdı.
Doru at, rahvan yol alırken Doğan Bey, fermanda okuduklarını içinden tekrarlıyordu. Sanki kulaklarında Yıldırım Han’ın sesi yankılanıyordu;
“Bak yiğidim! Evinde toplandıkları kişi, birkaç sene önce bana gelmiş bağlılığını, sadakatini bildirmişti. Sarı, esmer, çarpık burunlu, dişlek, mavi gözlü, çirkin suratlı, iri yarı, kalın sesli, elli beş, atmış yaşlarında kızıl sakallı bir densiz..”
Sızladı yüreğim kalmadı hâlim,
Güzel vatanıma kastetti zalim,
Cahili sevindi üzüldü âlim,
Çok sayacağım da varmıyor dilim!
İlim amel ihlâs verir kemalât,
İslâm’dadır bütün sırr-i hakikat,
Muhammed Doğan Bey ederken feryat,
Hainler geziyor ortada heyhat!
***
FİTNE!..
Bursa Ulucâmii, bu cumâ için daha bir itinayla yıkanmış, temizlenmiş, güzel Kâbe esansları serpiştirilmişti dört bir yanına. Tıklım tıklım dolu olmasına rağmen hâlâ mis gibi kokuyordu. Vitrayları yalayarak içeri sızan öğlen güneşi, papatya tarlasını andıran müminlerin yüzlerinde ve elbiselerinde renk cümbüşü oluşturuyor, bu ulu mabede ayrı bir hava veriyordu. Kıble duvarındaki kûfi hatlar, en arka saftakilerin bile rahat okuyabilecekleri büyüklükteydi. Hava sıcak olduğu hâlde konuşmaların daha iyi anlaşılması için pencereler kapatılmıştı.
Vâiz efendi, mihrabın sağ karşısındaki fil ayaklara monte edilmiş, işlemeli ceviz ağacı kürsünün üzerinde kaz tüyü mindere oturmuştu. Sırtında mor, kaba çizgili cübbe, başında beyaz üç dolamalı sarık vardı. Saçı, sakalı bembeyaz, havanın sıcaklığından mı, yoksa insan kalabalığından mı ne yüzü hafifçe kızarmış gibiydi. Bir şey anlatırken vücut dilini mükemmel kullanıyor. Kelime ve cümle eksiklerini jest ve mimikleriyle tamamlıyordu. Kolunu kaldırdıkça geniş cübbe ağzı hâlâ kürsünün içinden tam çıkamıyordu. Her hâliyle oradakileri âdeta büyülüyor, olduğundan fazla heybetli görünüyordu.
Kripto, düşündü. Bir kere tedbirlerini tam almışlardı. Vâiz, diyeceğini dedikten sonra insanları atlatmak kolaydı. Onlar toparlanana kadar, çoktan kaçmış olacaklardı. Yeter ki bir aksilik olmadan, kimsecikler uyanmadan sözlerini tamamlayabilseydi. Gerekirse birkaç kelle bile koparılabilirdi. Bu utanç da Osmanlıya yeterdi. Bu iş için bütün itimat ettiklerini vazifelendirmişti. Kimi hürmet gösterip el, etek öpecek, bazıları önceden hazırlanmış suâller soracak, kimi hediyeler getirecek, bazıları da bir aksilik olursa emniyeti sağlayacaktı. Her ihtimal düşünülmüş, tedbirleri de alınmıştı.
Erkara Bey, yanından hiç ayrılmıyordu. Hurufi, vaazını yaparken heyecanlanan Erkara, ön ve arka saftakilerin de rahat duyabileceği seslilikte; “Ne ses, ne hitabet aman yâ Rabbi! Sanki ahiretten gelmiş billur… Karlı tepelerdeki buz gibi gözelerden taşarak, güneş girmeyen ormanların derinliğinde çağıldayan bir ırmak kadar saf ve berrak… Sanki içinin temizliği bu kelimelerle oluk oluk dışına akıyor…” deyip, pürdikkat dinlemeye başladı. DEVAMI YARIN

