Öncesiz, sonrasız ve zincirleme bir resmin zihninin boşluğunda salınımıydı her şey... Ölüm kadar soğuk bir hakikatle karşı karşıyaydı sanki!
Aklını başına toplayan bu son kandil; neden sonra gençten kalem ve kâğıt istedi. Karanlık olduğu hâlde gözlerini kapatıp annesinin yüzüne elleyen bir bebek gibi GENÇ; titreyen elini boşlukta gezdirdi… Tıpkı her heyecanlandığında yaptığı gibi. Aklı başka yerde, eli aradığındaydı. Önce; bir sevdiğinin hediye ettiği “siyah kehribar” kalemini buldu, sonra A4 bir kâğıt ve sessizce uzattı BEŞİNCİ KANDİL’e… Elinin titremesi görünmesin, hissedilmesin diye mi ne çabuk geri çekti GENÇ… Yan gözle de belli etmeden seyretti, olup bitenleri.
Suâl amaçlı çıktı,
Zümrütten taçlı çıktı,
Onu kel biliyorduk,
Kıpkızıl saçlı çıktı!
O genç gözler; üzerine çevrildiği şeyi ürperten bakışlar; gece vakti huzurlu bir ormanın yeşili kadar sakin, okyanus kadar da serindi. Sustuğunda bile hadiseler durmuyordu. İşte yine şimşekler çakmış, gökyüzünden kavrulmuş karanfiller dökülüvermişti etrafa sanki. Endişelerinden, korkularından olsa gerek boynu, boğazı sıkılıyor, göğüs kafesi daralıyor, nefesi ha kesildi, ha kesilecek gibi gerildikçe geriliyordu.
Beşinci kandil sıradan, anlık bir şeymiş gibi olabileceklerden endişeli… Gözleri defalarca yanıp sönen far gibi süt beyazı kâğıttan, dipsiz karanlığa gidip geldi. Fazla bir şey söylemesine müsaade etmeyecek kadar emindi yazdıklarından. Küçüktü elceğizi, ağzı, burnu da… Dinlerken kendiliğinden açık bırakılmış dudaklarından inci misali beyaz dişleri, şeffaf bir tülden nûr hüzmesi sızar gibi parlıyordu.
İyice ümitsizliğe kapılan genç, kandilin fersiz ışıklarına daldı: “Ya son kandil de sönerse!” dedi kendi kendine.
Öncesiz, sonrasız ve zincirleme bir resmin zihninin boşluğunda salınımıydı her şey.
Ölüm kadar soğuk ve bir o kadar da kaçınılmaz bir hakikatle karşı karşıyaydı sanki.
Beşinci kandil hâlâ sönmemişti. Cılız bir ışık, sağa-sola yalpalayarak yanıyordu… Neden sonra boğazını temizledi, nefesini topladı:
“Korkma! Evhamlanma! Ben hâlâ yanıkken diğer kandilleri yeniden tutuşturabilir, eskisinden daha kuvvetli yakabiliriz!”
“Sen de kim oluyorsun?” diye gürledi genç.
“Ben UMUDUM!’’ dedi, üzerinde bir cümle yazdığı beyaz kâğıdı uzattı:
“HAVF VE RECA (KORKU VE ÜMİT) arasında, daima UYANIK olmak lazım” yazılıydı.
Vesselâm…
Gel aldanma bu dünyaya,
Sonu viran olur, bir gün.
Senin bu sürdüğün demler,
Elbet yalan olur, bir gün.
Mala, makama güvenme!
Sarılacaksın kefene,
O da çürür, düşer yere,
Yerle yeksan olur bir gün.
Halk mezarından kalkacak,
Kimi açık kimi çıplak,
Yalın ayak, başı kabak,
Herkes üryan olur bir gün.
Yağar kar gibi defterler,
Görünce onu titrerler,
Çok sıcaktır herkes terler,
Ulu divan olur bir gün.
Kiminin yüzü kararacak,
HOCA perişan olacak,
Dine uyan kimse ancak,
Şâd-ü handan olur bir gün.
DEVAMI YARIN

