Azerbaycan’ın yeni siyasi tarihini; toplumsal hafızası, sosyolojik yapısı, millî kimliği ve dinî-kültürel kodlarıyla birlikte okuduğumuzda, yaşananları çok daha net anlamlandırmamız mümkündür.
Karabağ’ın işgali, Azerbaycan’ın millî kimliğinde ve kültürel dokusunda derin, acı izler bıraktı. Hiç kimse bu işgalle barışmadı.
Azerbaycan’ın geleneksel bayramlarında, kutlamalarında ve törenlerinde, küçükten büyüğe herkesin dileği aynıydı. Resmî veya gayriresmî bütün konuşmalar, bir sonraki bayramı Şuşa’da kutlama temennisiyle sona ererdi. Karabağ’ın işgali, insanların zihinlerinde derin bir onur kırılmasına yol açmıştı. Kafkasya’nın kendine has toplumsal ve tarihî gerçekliği içerisinde, işgal altındaki topraklar geri alınmadan kimsenin gözünün içine dik bakamama duygusu da bu kırılmanın önemli bir parçasıydı...
Okullardaki küçücük öğrencilerden onlara eğitim veren öğretmenlere; sanatçılardan yazarlara, bestecilerden sporculara kadar toplumun her kesiminden insan için bu mesele, ağırlığı altında ezildikleri, derinden hissettikleri ve acısını taşıdıkları bir gerçeklikti...
İşte bu nedenle Karabağ uğruna verilen vatan mücadelesi, toplumun derin desteğini, yukarıda anlattığım sosyolojik gerçeklikler eşliğinde kazandı.
Elbette siyaseti, konjonktürel gelişmeleri, tarihî fırsatları ve dünyanın yeniden şekillenme sürecine girmesi gibi temel başlıkları da göz ardı edemeyiz.
Azerbaycan, Karabağ’ı işgalden kurtarma sürecine, işgalin devam ettiği yıllar boyunca hazırlandı. Zor zamanlar yaşadı. İşgal süreci ve sonrasında ekonomik açıdan ağır şartlar hüküm sürdü. Fakat istikametini hiçbir zaman değiştirmedi...
Bu, şerefli bir hikâye...
Bu hikâye, birkaç cümleye sığdırılamayacak kadar derin, ağır ve bir o kadar da şerefli bir hikâye olarak karşımızda duruyor.
Azerbaycan halkı, bütün katmanlarıyla, kültürel kodları ve toplumsal refleksleriyle bu özgürlük savaşını arzuladı. Bunun için toplumsal hafıza daima diri tutuldu. Siyasetçilerin ve farklı siyasi partilerin ortaya çıkış nedenleri arasında da bu mesele, temel başlıklardan biri olarak yer aldı.
Azerbaycan’da hiçbir sanatçı bulamazsınız ki sanat hikâyesinde Karabağ motiflerini eserlerine yansıtmasın. Bunlar, toplumsal hafızanın ayakta kalmasını sağlayan son derece önemli unsurlardı...
Bunları yazarken, söz konusu millî duruşa karşı çıkanların hiç olmadığı zannedilmesin. Her toplumda olduğu kadar orada da "mankurt" sürüleri vardı. Hiç bitmezler. Düşman var olduğu sürece, onun içimizden devşirdiği mankurtlara da meydan açanlar oldu ve olacaktır.
Fakat millî iradeyi ayakta tutan değerler varlığını koruduğu ve bu değerlere sadakat sürdüğü müddetçe, söz konusu girişimler hedefe ulaşma sürecini geciktirmeye çalışabilir; ancak bu yürüyüşü sekteye uğratmaları mümkün değildir. Nitekim uğratamadılar...
Karabağ uğruna verilen savaşta şehitlik mertebesine ulaşan cennet kokulu şehitlerin hakkı ödenemez. Sağlığını kaybeden gazilerin mertliği, cesareti ve yiğitliği ise asla unutulamaz...
Azerbaycan’ın siyasi iradesi, bu sürecin en önemli anahtarı oldu. Bu bakımdan Azerbaycan’ın millî hafızasının siyasi iradeyle fiilî harekete geçirilmesinde siyasi iradenin müstesna rolü vardı.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in süreci yönetme kabiliyetini, Başkomutan olarak orduyu ve toplumu senkronize biçimde yönetmesini ve dünya kamuoyuna verdiği mesajları, bu sürecin zaferle sonuçlanmasının parlak yansımaları olarak okumamız gerekiyor.
Azerbaycan halkı, ordusu ve toplumun bütün kesimleri, zafere giden yolun topyekûn mihenk taşı oldu.
Liderlerin tarihteki rolü inkâr edilemez... Tarihî süreçler ve taşınan manevi miras, o mirası varmak istediği noktaya taşıyan şahsiyetlerle birlikte okunmalıdır. Liderlerin bu nedenle rolleri istisnaidir. Azerbaycan ve Türkiye’nin birliğinin Karabağ’daki zaferin temel zeminini oluşturduğunu, iki ülke liderinin birlikte ve planlı hamlelerini de bu tabloya eklediğimizde, zaferin kodlarını çok daha iyi anlıyoruz.
Azerbaycan-Türkiye kardeşliği sarsılmazdır!
Sovyetler Birliği’nin resmen çöküşüyle birlikte Türkiye, ilk günden itibaren kardeşlik bağına sahip çıktı. Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk devlet Türkiye oldu. İlk günden itibaren, Birinci Karabağ Savaşı dâhil en zor dönemlerde de resmî veya gayriresmî olarak elini Azerbaycan’ın üzerinden çekmedi.
Sovyetlerin çöküşüyle birlikte büyük ölçüde ortadan kalkmış olan Azerbaycan’ın ordu anlayışı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin desteği ve askerî stratejileriyle yeniden inşa edildi.
İşgal sonrasında Karabağ’dan mecburen göç etmek zorunda kalan Azerbaycanlıların ömürleri büyük zorluklarla geçti. Çadır evlerde, ekmeksiz, susuz ve ağır şartlar altında hayat mücadelesi verdiler.
Türkiye’nin Kızılay’ı, o zor günlerde bu insanların ekmeği, suyu oldu. İnsani yardım dernekleri ve vakıfları, savaşta anne ve babasını kaybeden yetim ve öksüz çocuklara ana baba oldu. Siyasi partileri, siyasetçileri ve bürokratlarıyla Türkiye, Azerbaycan’la yakından ilgilendi. TBMM’de Azerbaycan’ın hakkı ve hukuku savunuldu.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin komutanları, Azerbaycan ordusundaki asker-komutan ilişkisini doktrinsel anlamda değiştirdi. Sovyet sistemindeki askere yapılan muameleyi bilenler, ne söylemek istediğimi gayet iyi anlıyor.
Hatırlıyoruz; TSK’nın Azerbaycan ordusunun yeniden yapılandırılması için gönderdiği komutanların Azerbaycan askerine ilk öğrettiği şeylerden biri, savaş sürecini yönetme kabiliyeti ve liderliğin düsturuydu. Azerbaycan’ın genç askerleri bunu büyük bir gururla herkese anlatırdı.
Azerbaycan ordusunun Karabağ’daki zaferinin temelinde yatan doktrin değişimini, bağımsızlıkla birlikte başlayan Türkiye desteği ve etkisiyle beraber analiz etmeliyiz.
Ve elbette siyasi irade…
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye, geçmişten gelen bu birikimi şahlandırdı. Zafere giden yolda, sürekli olarak “Gardaşım” diye hitap ettiği İlham Aliyev’le birlikte hareket etti. Tek yumruk olarak, her platformda Azerbaycan’a verdiği kesintisiz destekle, görünen ve görünmeyen nice planlamayla bu sürecin içinde yer aldı.
Millî hafıza ve tarih, bunları unutmadı, unutmayacaktır.
Azerbaycan ve Türkiye’nin bütün kurumsal yapıları; Dışişleri Bakanlığından MİT’e, TSK’dan İletişim Başkanlığına kadar bütün kurumlar, Azerbaycan’daki muhataplarıyla birlikte, bu manevi bağın ışığında hareket etti. Böylece millî irade zaferle taçlandı...
Evet, Türkiye 1990’lı yıllardan itibaren Azerbaycan’a destek oldu. Fakat bu desteğin en parlak döneminin Erdoğan ve Aliyev dönemi olduğunu, bu birliktelikten de zaferin doğduğunu tarih kitapları muhakkak yazdı ve yazmaya devam edecektir.
Bu ruh, bu kan aynı kandır…
Çanakkale ve Batum savaşlarında, Kurtuluş Savaşı döneminde de Türkiye’yi kendi kanı, canı bilen binlerce Azerbaycan Türkü vardı. Bugün de darda, zorda ve mutlulukta kardeşinin yanına koşan Azerbaycan Türkü profili aynıdır.
1918’de Konya’dan, Bursa’dan, Halep’ten ve İstanbul’dan Bakü’ye, Gence’ye ve daha nice şehre Ermeni ve Bolşevik çetelerine karşı mücadele etmek için gelenler de; Çanakkale’de kardeşinin darda olduğunu düşünerek yardıma gitmesi gerektiğini söyleyen Şamahı, Gence ve Nahçıvan Türklerinin Kurtuluş Savaşı’na destek için yola çıkan evlatları da aynı ruhun temsilcileriydi... Aynı kan, aynı dil, aynı din, aynı ruh…
Bu zafer, Azerbaycan’ın şanlı tarihi kadar, Türkiye başta olmak üzere bu zaferle ağlayan, sevinen ve elinden gelen her türlü desteği veren kardeşliğin de zaferidir.
Zaferin mübarek olsun, can Azerbaycan!


