“Duvarlarda zevkle seçilmiş hat tabloları, raflarda kıymetli objeler, şıklık ve zarafet...”
Güneşin sokaklara hafifçe eğildiği, iş güç telaşının yerini tatlı bir dinginliğe bıraktığı saatlerdi. Bir dostumun gürültüden uzak, zevkle döşenmiş geniş ofisine misafir oldum. İçten bir gülümsemeyle karşıladı. Maşallah epeyce iyiydi; işleri büyütmüş, adını sektörde saygın bir yere oturtmuştu.
Güzel bir çayın buharı eşliğinde başlayan sohbetimiz, eski günlerden, hayatın koşturmacasından ve dostluktan dem vuran keyifli bir hoşbeşe dönüştü. Derken eşyaların o parıltılı dünyasına hiç uymayan, zamanın dışından kopup gelmiş gibi oldukça eski bir hamal çengeli dikkatimi çekti.
Yarı parıldayan yarı paslı metal yüzeyi, yaşanmışlığın izlerini taşıyordu. Tutma yerine özenle sarılmış kumaş bezler, zamanla elle temas ede ede yağ ve emek tutmuştu yüzeyi, bir nevi sargıya dönüşmüştü. O kadar kıymetli tablo ve antikanın arasında, odanın en başköşesinde bu paslı çengelin ne işi vardı?
Dayanamayıp sordum:
-Dostum, bağışla merakımı ama… Bu çengelin burada, bu kadar kıymetli objenin arasında en güzel yere konmasının sebebi nedir?
Tebessümle çengele baktı:
“Hocam” dedi sesi hafif titreyerek: “Bu çengeli, köyden İstanbul’a ayak bastığım gün cebimdeki son parayla almıştım. Daha yaşım 13 veya 14’tü. Omuzlarım küçük, ellerim nasırsızdı. Sebze haline gittim, sırf hayata tutunabilmek için hamallık yapmaya başladım. Bu çengel benim tek sermayem, tek tutamağımdı. Soğukta ellerim donmasın, avucumu demir parçalamasın diye tutma yerine o bezleri kendim sarmıştım. Kaç bez eskittim bilmiyorum. Yıllar yılları kovaladı Hocam. Çalıştık, çabaladık; gayret bizden, bereket Rabbimizden oldu. Elhamdülillah, zamanla büyüdük ve bugün gördüğünüz bu ticarethaneye sahip olduk. Çok şükür şimdi yanımızda onlarca insan çalışıyor; burası onların da ekmek teknesi oldu.
Bir süre sustu. Bakışlarını çengelden ayırmadan devam etti:
“Bazen o çileli yıllardan bugünlere gelişimi düşünüyorum. Tam 40 yıldır o çengeli hem gözüm gibi saklıyorum hem de her sabah masama oturduğumda görebileceğim bu yere koyuyorum. Nedeni çok basit: Rabbimizin bahşettiği bu maddi ve manevi nimetlere her an şükretmek… Ve en önemlisi, nereden geldiğimi, o küçük çocuğun döktüğü alın terini asla unutmamak için.”
Ayhan Özbek-Eğitimci Yazar

