MURAT ÖZTEKİN

Dünyayı değiştiren hadiselere şahit olan insanların hayatları her zaman merak konusudur. Hele bir de “First Lady” etiketini taşımışlarsa... Bu hafta online dünyada gösterime açılan ve Michelle Obama’nın hayatından kesitler sunan Netflix Orijinal filmi “Benim Hikâyem”, bu bakımdan koronavirüs günlerinde dikkatimi çeken dokümanter eserlerden biri oldu.
Yönetmenliğini Nadia Hallgren’in yaptığı film, Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra farklı bir kimliğe bürünen bayan Obama’nın hayatını anlattığı kitabı için çıktığı 34 lokasyonlu konferans turnesini merkezine alıyor. Film, bu seyahatten gerçek görüntüler ve haber videolarıyla eski First Lady’nin mazisine bakış atıyor. Ama kıyıdan köşeden bir bakış bu...
Michelle Obama’nın bir “sevgi ikonu” gibi sunulduğu dokümanter eserde; zırhlı araçlarla yaptığı seyahatleri, konferanslarının arka planındaki sohbetleri ve kendisine sevinç gözyaşları içerisinde kitap imzalatan kadınlarla konuşmalarını seyrediyoruz. Yol, Michelle Obama’nın doğduğu yer olan Chicago’ya uzanınca onun nasıl bir ailede yetiştiğini öğrenmeye başlıyoruz: Michelle, ırkçılık yüzünden beyazların terk ettiği bir yerde büyüyor, Princeton Üniversitesine gidecek kadar akıllı olmadığını söyleyen lise hocasını haksız çıkarıyor, üniversitede siyahi olduğu için oda arkadaşını kaybediyor... Mazideki bu mağduriyet hikâyeleri öne çıkarılarak aslında bir şahsı anlatmaktan ziyade sanki PR ve motivasyon kampanyası yapılıyor... Bu, siyahilerle birlikte kadınlara hitap eden bir kampanya...

“DİK KAFALI BARACK”
Filme, Michelle ve Barack çiftinin evlilik hayatı da sathi olarak yansıyor; böylece Michelle’in “dik kafalı” diye tanımladığı eski Başkan’ın aslında evde o kadar da demokrat olmadığını öğreniyoruz.
Michelle Obama, filmde başkanlık seçimi kampanyasında kendisini aşağılayan medyadan da intikam alıyor; o günlerde atılan manşetleri ve yaşadıklarını tekrar gündeme getiriyor. Bayan Obama, ilk siyahi Başkan’ın eşi olarak “First Lady” sıfatını kazandıktan sonra yaşadığı tecrit durumunu da iyi anlatıyor. “Her göz kırpman analiz ediliyor. Hayat senin değil artık” sözleriyle bunu izah ediyor.

BÜYÜK DEVRİMLER!
Filmde garip sekanslar da var. Mesela eski First Lady, Beyaz Saray’da papyonlu garsonları serbest kıyafete teşvik etmelerini bir devrim gibi anlatıyor. Evlilik eşitliği kanunu değişikliğini de unutmuyor. Ama filmden Obama döneminin Suriye Savaşı gibi “başarılarının” arka planına dair bir şeyler duymanız pek mümkün olmuyor. Zaten konsept de buna pek müsait değil.
Michelle Obama’nın Beyaz Saray’dan ayrıldıktan hemen sonra otuz dakika ağlaması, çocuklarının arkadaşlarının Beyaz Saray’da yatılı kalması gibi hadiseler, filmden öğrendiğimiz mahrem şeylerden...
Hasılı Netflix’in birçok yapımı gibi sathi bir dokümanter film olan “Benim Hikâyem”, hatıralarla süslenmiş bir TED konuşması mahiyetinde. Eski bir First Lady’nin iç dünyasından ziyade “dünyayı değiştirecek” kampanyalarına odaklanan eser, samimi durmuyor. Beklentilerimin karşılığını bulamadığım PR kokulu filmin sonunda “Acaba Hillary Clinton’ın girip başarılı olamadığı başkanlık yarışına ileride Bayan Obama girişir mi?” sorusu ister istemez aklıma düşüyor...