Türklerin ok muhabbeti İslamiyet ile artar, çünkü Efendimiz “Çocuklarınıza ok atmayı ve Kur’ân okumayı öğretin” buyururlar...
Ok ve yay insanlık kadar eski bir silah. Taberi’ye göre Adem aleyhisselâmdan kalma.
İmam Suyûtî ise “kavs-i Arabî”yi (yayı) ilk defa İbrahim aleyhisselamın yaptığını ve oğullarına (Hazret-i İsmail ve Hazret-i İshak’a) öğrettiğini yazar.
Türkler için ayrı bir değeri vardır, çünkü ecdat göçebedir, kırda bayırda yaşar. Tenhalara açılır, hayvan otlatır, avlanır, düşmanla karşı karşıya kalır. Kılıç, kargı, gürz güç kuvvet arar ama oku kadınlar ve çocuklar da kullanır.
Türkler atla birlikte doğup büyüdükleri için dört nala giderken ok atar, hedefe yapıştırırlar.
Göçerkonar adı üzerinde göçer, konar. Gider bir yamaca çadır kurar. Etrafında sur, kale, kule, bekçi, nöbetçi olmaz, eli daima kabzada, gözü tilki uykusunda.
Baskın oldu mu yedisindeki de yetmişindeki de fırlar, yayını çevirir yağıya.
Doğuştan askerlikleri buradan gelir biraz da…
AT AVRAT SİLAH
Dedelerimiz atına, hanımına ve silahına toz kondurmaz.
Ok ve yay muteber ve muhteremdir, herhangi bir eşya gibi davranılmaz. Kabza tutmanın usulü erkânı vardır, şehadet parmağına tükürerek yay gerdi diye bir ecnebiyi müsabakadan kovar. “Kaybol” derler, “durma buralarda!”
Oğuz Kağan siyasi ve içtimai mevkii (orun-metbuiyet) düzenlerken başbuğ yerine yayı emsal tutar, tabiiyyet, vasallık, uyruk için ise oku koyar.
Hunlarda ve Göktürklerde yayla temsil edilen hakan, beyleri boyları çağırmak için ok yollar. Karahanlılar, Büyük Selçuklular, Harezmşahlar, Artuklular, Memlukler ve Anadolu Selçukluları da uyar kurala.
Ok ve yay biri eğri biri doğru iki daldan ibaret değildir. Yay hilali andırır ve yer alır bütün tuğralarımızda.
Türkler ve Araplar bu hususta cilt cilt eser yazar ıslıklı oklar, çengelli temrenler üretir, oka neftli çaputlar sarar, alev yağdırırlar.
Ok, hasmı henüz zararı erişmeden bertaraf ettiği için tercihe şayandır. Nitekim Resulullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) okçulara değer verir, gazaları “uzaktan atmak üzerine” kurar.
Ecdat birçok zaferi okçularla kazanır, Malazgirt gibi mesela.
OKÇULAR TEKKESİ
Osmanlı ok meydanları ve okçu tekkeleri kurar, hevesli gençleri işin künhüne vakıf kemankeşlerle tanıştırırlar. Beli bükük devlet erkanı ve aksakallı ilim adamları da oktan yaydan kopmaz. Kocadık, yaşlandık demez aksatmadan talim yaparlar. Ecdat rekortmenler için menzil taşları diker ki gençler de özensin, imrensin geçmeye çalışsınlar.
Okçu kirişe, yaya, zihgire ve bileğine hâkim olmalı, hem hedefi vurmalı, hem de kaçmalıdır hedef olmaktan.
Çakmaklı tüfek önemli bir keşiftir ama okun yerini tutmaz. Çünkü zahmetlidir, namludan barut hakkı akıtılacak, harbi ile dövülüp sıkıştırılacak, misket, bilye, saçma vesaire bırakılacak, ince bacaya bir miktar yemleme barutu konacak, emniyet üzerine kapatılacak. Atış için horozu gerilecek kurulacak ki tetiği çekince hem yemleme barutunun üstündeki tapayı kaldıra, hem de şerare çıkara. Hiç değilse bir kıvılcım falya deliğinden baruta ulaşa.
Tek bir atış için bütün bunları yapmak vakit kaybıdır, hele o toz duman harp meydanında. Hâlbuki kemankeş bir hamlede sadak boşaltır ve nadiren boşa atar.
Kaldı ki kara barut nazlıdır, bazen parlamayacağı tutar.
Osmanlı bildiğini saklamaz, yay ustaları kavsnâme üstüne, tîrendâzân (okçular) ise remy (atma) ve furûsiyye (silahşörlük) mevzuunda mufassal eserler yazar. Düşünün sadece ağaç seçimi onlarca sayfa tutar.
Selçuklu Emîri Tülü Bey 12. yy sonlarında Hüseyin bin Ahmed Erzurûmi’ye bu konuda bir kitap ısmarlar. Dadaşımız “Hulâsa fi ilmi remy” (Okçuluk ilminin özeti) adlı eserini mensur (mısra mısra) yazar.
SÖZ UÇAR YAZI KALIR
Memluklardan Tayboğa E’l Eşrefi’nin “Bugyetü’l Merâm Gayetü’l-Garâm”ı mükemmel bir eserdir, Mahmud bin Mehmed Anadolu Türkçesine çevirir (16. yy.)
Muhammed bin Şeyh Mustafa “Umdetü’l- mütenâzilîn” (Okçuluğun umdeleri) kitabı da cihadın enemmiyetinden başlar, okçuluk adabı, ok imalatı ve atma usullerini anlatır sayfalarca.
Kâşgarlı Mahmud Divânu Lugâti’t-Türk’ünde “azak, azuk, bagır, başak, borı, çırguy, çuram, karvı, kesme, kiş, kiriş, kurugluk, kurman, oktam, oktaş, toz, yeten” gibi okçulukla ilgili tabirleri açıklar.
Arap tarihçi El-Cahiz “Türk, uçanı, kaçanı ıskalamaz” der “atını hızla sürerken, öne arkaya, sağa ve sola, aşağı ve yukarı atar.”
Dede Korkut hikâyelerinde gençler ya yarışır, ya da atışırlar.
Türk kızı kendinden iyi ok atamayan erkeğe varmaz, erden saymaz ki eş ola! “Kam Pürenin Oğlı Bamsı Beyrek boyunu beyan eder Han’ım Hey” adlı masalda Banu Çiçek’in ok atması gibi meselâ.
İYİ YAY BİR YILDA
Ağaçlar sonbaharda karar kılar, mukavim olurlar. Onun için dal bu mevsimde seçilir, kesilir, yontulur mütenasip hâle getirilir. Kışın kabza hazırlanır, yapıştırılır, baharda sinirle sarılır, iyice kurur yazın kirişi takılır. Yani yay, sanatkarın bütün senesini alır.
Yaylar el ve ayak yayı olmak üzere ikiye ayrılır, bilahare kendi içinde sınıflandırılır. Eski Arap yayları umumiyetle neb ağacındandır. Şevhat dalından mamul yaylar, boynuz, ağaç, sinir ve yeylemeden mürekkep olup boy olarak Hicaz ve Fars yayının ortasındadır. Bu yüzden “vasıtiyye” diye anılır.
Piyade ve süvariler cümleten el yayı kullanır, kaleler ve gemilerdekilere ayak yayı uyar, çünkü hem mesafesi fazladır, hem de atıcı kendini sakınır.
Kabza el dolusu tutulur, parmaklar sıkıca sarılır. Eğer kevn (bir tür deri) yapıştırılırsa soğukta üşütmez, sıcakta terletmez avucunuzda sabit kalır.
Kiriş; hafif ve mukavim kınnaptan yapılır, deri, bağırsak ve kendir de yakışır. Hıtâyî kiriş ibrişimden imal edilir ve bal mumu ile düzeltilir, uzağa atmada aranır. Parsî kiriş ise menzil okçuluğunda evlâdır.
EMSALSİZ USTASINDAN
Oklar düz, boğumsuz sert ağaçlardan yapılır. Dengeli gitmesi için arkasına tüy takılır (bir nevi balans ayarı). Uzunluğu atıcısına göre değişir, demren (delici metal kısım) yedide biri kadar olmalıdır.
Bazı demrenler cerrah neşteri gibi sivridir. İşte Tayboğa böyle birini tecrübe etmiş ve kalkanı delip geçmiştir. Demren daima yağlanmalı, bilenmeli, pastan korunmalıdır.
Nişan ve talim demreni cümnâ (yumru) olur ki bir kaza çıkmaya.
Zihgir bir çeşit yüzüktür, kirişin kolay çekilebilmesi için sağ el baş parmağa takılır. Araplar ona küştibân der, Farslar ise engüştüvân. Kimisi kemiktendir, kimisi boynuzdan. Kırılmasını istemeyen metalden de (bakır, gümüş) yaptırır.
Türkmenler zighiri yüzük gibi takılı tutar, çünkü bilemezsin çatışma ne zaman çıkar.
Atıcılık dendi mi Hâşim Bâverdî, Tâhir-i Belhî, İshâk Er-Raffâ gibi ustalar gelir akla. Firdevsi ise Şehnamesinde Sasani hükümdarı Behrâm Gûr’ü parlatmaya çabalar. (Behrâm yaban merkebi avlarken dipsiz bir çukura düşer, bulamazlar bir daha.)
Ok atmanın usulü altıdır: 1- Kabz: Kabzayı sağlam tutmak. 2- Akd: Parmağı kirişe bağlamak. 3-Tevfik: Oku gezlemek. 4- Medd: Kirişi germek. 5- Iyân: Hedefi gözlemek 6- Itlâk: Oka küşad vermektir ki “Bab-ı sıfatu’l-kabzı ale’l-kavs” kısmında tafsilatla anlatılır.
Eğer okun hedefe şiddetle vurması istenirse, yay demrene yarım tutam kalana kadar gerilir ve “Ya Hakk” denip salınır ki bakan kişi ne zaman gerdi ne zaman attı anlayamaz.
İLİM KAYBOLMUŞ MALINDIR
Türkler yeniliğe açıktırlar, Orta Asya, Anadolu ve Balkanlarda karşılaştığı teknikleri de alır kullanırlar.
Oksuz yaysız evden çıkmaz, çetirlerine (şemsiye gölgelik) damgalarına ve madeni paralarına ok ve yay resmi basarlar.
Hepsi bir yana Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) okçuluğa ehemmiyet verdiğini bilirler. Ki Server-i Kâinat hiçbir fen için bu kadar hadis-i şerif buyurmamıştır.
Osmanlı okçuları arasında büyüğe hürmet, edebe riayet şarttır. Kabza ve menzil sahipleri oturmadan, diğerleri sofraya yaklaşmaz, onlar taama başlamadan, çıraklar elini uzatmaz.
İdmanı zikr ile mânâlandırır, besmele, hamdele, salvele ile başlarlar. Yayı gerer gerer bırakır, her nefeste kelime-i tevhid söyler, haftada bir hatm-i tehlil yaparlar. (70 bin Lâ ilahe illallah)
Oğuz Kağan destanında yay “göğün kubbe olduğu dünya devleti” idealine işarettir.
Bir Dedem Korkut hikâyesi de olmasın ki içinde ok ve yay bulunmaya.
İrfan Özfatura'nın önceki yazıları...
FOTOĞRAFLARLA OKÇULAR TEKKESİ

