BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Paha biçilmez mücevher gibi evlatlarımız var elhamdülillah"

 
 
Bu saadet tablosunun bitmesini hiç istemiyorlardı. Küçüklerini uyutup cemaatle yatsı namazlarını kıldılar...
 
Gündüz dere kenarındaki yeni filizlenmiş ısırganları toplamış, bir güzel haşlamış, sonra da kavurmuştu... Sofraya, sadece bu genç çaresiz annenin kendi maharetiyle evde ne bulduysa doğrayıp pişirdiği çorba ile bu ısırgan otu kavurması ve bir de Ali’nin kazandığı simitler, taze somunlar getirildi. Onlara göre bu bir bayram ziyafetiydi. Bundan daha güzel ne olabilirdi, kuru ekmeğe talipken… Çocukların o masum gülücüklerini görmeye değerdi.
Seneler öncesi koca ninesi bir gün ona demişti ki: “Kızım Şükriye; dünyada bir çocuğun gülümsemesine sebepsen, bu dünyada şimdiden cennet hayatı yaşıyorsun demek… Çocukların masum yüreklerine dokunup onlardan duâ ve gülücük almayı ihmal etme, bu sermaye sana ebediyen yeter. Bir de kızım, kendin için değil, başkaları için yaşa… Belki bunun ne demek olduğunu şimdi anlamazsın da yeri ve zamanı geldiğinde; ‘benim koca nenem böyle laflar etmişti’ dersin…” Şükriye, sofra başındakilerin huzurunu seyretseydi ona yeterdi. “Nur içinde yat ey koca ana…” dedi, bir köşeye ilişti.
Uzun zamandan beri böylesine zevkli yemek hiç yememişlerdi. Her şeyden önce küçüklerin gözlerinin içi gülüyordu. Ali, hastalıktan kalkmış, mektebine başlamış ve en mühimi, bugün çocukların aç uyumalarına fırsat vermemişti. Düne göre daha bir olgunlaşmıştı Ali. “Büyümüş de küçülmüş” denilen bir ruh hâliyle iş yapmanın, annesini, babasını, kardeşlerini sevindirmenin huzuru içindeydi. 
Bu saadet tablosunun bitmesini hiç istemiyorlardı. Birlikte küçüklerini uyutup cemaatle yatsı namazlarını kıldılar. Ali, “yarın işim çok” diyerek müsaade isteyip yatmaya gidince iki çilekeş karı-koca baş başa kaldı.
- Biliyor musun Şükriye ne düşünüyorum?
- Ne?
-Paha biçilmez mücevher gibi evlatlarımız var elhamdülillah.
-Çok şükür.
-Onların incinmesini, ağlayıp üzülmelerini hiç ama hiç istemiyorum.
- Hangi ana baba ister ki Bey?
- Onun için ikimiz de hepten ipin ucunu koyuvermememiz lazım. Çocukların acı çekmelerine hiç tahammülüm yok. Nerede anasız babasız birini görsem, kırılır kolum kanadım, dökülür elim ayağım, tutmaz olur dizlerim, takatim kesilir hanım…
- Sanki senden farksızım da Bey… Ben de senin gibi nerede ağlayan bir çocuk görsem; açılır bütün kilitli kapılarım, inadına gülen yüzümden süzülür yaşlar, içim acır, yüreğim yanar, kavrulur, tutuşurum çıra misali.
- Ah çocuklar ah! Hele yalın ayak bir taze görsem; küçüklüğüm, çocukluğum, gidenlerin dönmeyeceği gelir aklıma fenalaşırım, erkekliğimden utanırım…
- Kadın olmanın verdiği bir hissiyat mı ne Bey? Aç, susuz bir garip görsem; yalnızlık, sevgi açlığı, şefkat eksikliği gelir aklıma boncuk boncuk yaş dökerim…
- Kadınların işi bizden kolay, ağlayıp rahatlıyorlar. Biz erkekler hep içimize atıyoruz. İçten içe, derinden derine yiyip bitiriyoruz kendi kendimizi. Büyüklerimiz derlerdi ki; “Anan baban varsa, sağlam duvarlara yaslanmışsındır, yıkılmazsın, koca karlı dağların vardır arkanda sarsılmazsın, herkesten daha güçlü, kuvvetli hissedersin kendini, yenilmezsin…” Bizim çocuklar herhâlde böyle diyemeyecekler. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
620024 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/620024.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT