Türkiye, ABD, Ukrayna, İran, Suriye, İsrail, AB, NATO... Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’dan özel açıklamalar
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye gazetesi yazarı Sevil Nuriyeva’ya verdiği özel röportajda; Ukrayna krizinden Türkiye ile ilişkilere, Suriye’deki yeni dönemden Batı ile yaşanan gerilime kadar pek çok kritik başlıkta çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
HABER MERKEZİ —Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türk medyasında ilk yüz yüze röportajını Türkiye gazetesi yazarı Sevil Nuriyeva ile yaptı. Lavrov, küresel siyasetin merkezindeki krizlere ve Rusya’nın stratejik rotasına dair çarpıcı açıklamalarda bulundu.
🟥UKRAYNA VE BATI İLE İLGİLİ GELİŞMELER
24 Şubat itibarıyla Rusya-Ukrayna arasındaki askeri çatışma beşinci yılına girecek. Sizce yakın gelecekte bir çözüm mümkün görünüyor mu? Moskova'nın bu çatışmaya bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz: temelde bir ulusal güvenlik meselesi olarak mı, yoksa daha büyük ve kaçınılmaz bir çatışmayı önleme çabası olarak mı?
"Bu çatışmayı Rusya ile Batı arasında daha geniş çaplı bir çatışma olarak görüp görmediğimiz sorunuza cevabım evet. Ukrayna bir piyon, bir maşa olarak kullanılıyor. Batı tarafından, Rusya Federasyonu'nun sınırlarında doğrudan bir üs oluşturmak ve güvenliğimize yönelik doğrudan tehditler oluşturmak için kullanılan bir araçtır.
Ukrayna'ya yönelik bu hazırlık çalışmasının, onun bağımsızlığını kazanır kazanmaz başladığını biliyoruz; amacı Ukrayna'yı NATO'ya hazırlamaktı. Ancak unutulmamalıdır ki, Ukrayna'nın bağımsızlığı, Bağımsızlık Deklarasyonu hükümleri temelinde tanınmıştı. Söz konusu deklarasyonda ise askeri bloklara katılmama, tarafsızlık ve nükleer silahlardan vazgeçme taahhüdü yer alıyordu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Ukrayna, tarafsızlık ve askeri bloklara katılmama yolunu seçmişti. Rusya Federasyonu dahil dünyadaki birçok ülke de Ukrayna'yı bu temelde tanıdı. Ancak 2004 yılında ilk Maydan hareketi patlak verdiğinde, Batı'nın -başta Avrupalılar ve elbette Amerikalılar- çoktan sahada olduğunu ve neredeyse arzularını gizleyemediklerini gördük.
"UKRAYNA'YA 'YA BATI YA RUSYA'YI SEÇİM' İKİLEMİ DAYATILDI"
2004 Maydan'ında yaşandığı üzere, Batı'nın desteklediği aday Viktor Yuşçenko seçimi kazanamayınca, üçüncü ve yasa dışı bir oylama turu için baskı yapıldı. O günleri net hatırlıyorum. Hatta, Belçika Dışişleri Bakanı o zamanlar, bu yasa dışı üçüncü turdan hemen önce, Ukraynalılara şu ikilemi dayatmıştı: 'Ya Batı'yı (Avrupa'yı) seçersiniz, ya da Rusya'yı. İşte bu 'ya bizimlesiniz ya da onlarlasınız' zihniyeti, küresel tahakküm arzusunun bir yansımasıdır. Bu, şu düşünceden kaynaklanıyor; '500 yılı aşkın sömürge ve kölelik döneminde nasıl hükmettiysek, yeni sömürgecilik çağında da başkalarının sırtından geçinmeye ve rakiplerimizi her yönden tehdit etmeye devam etmeliyiz.
Rusya, elbette, dünya sahnesinde bir rakip olarak görülüyordu. Sovyetler Birliği'nin ardından onun da dağılması bekleniyordu. Nitekim bu, önceden planlanmış, finanse edilmiş bir savaştı. Bunu artık gizleme ihtiyacı bile duymuyorlar; Ukrayna politikasının mimarı eski Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Victoria Nuland, Ukrayna'da darbe hazırlığı yapmak ve onu bir 'anti-Rusya'ya dönüştürmek için 5 milyar dolar harcadıklarını açıkça itiraf etti. Bu bilgi kamuya açık kaynaklarda mevcut. Dolayısıyla, burada iki komşu halk arasındaki basit bir iç çekişmeden söz edilemez. Bu olay, Batı'nın ülkemizi zayıflatmak için yüzyıllardır sürdürdüğü jeopolitik projenin son halkasıdır. Tarihe bakın; Önce Napolyon, Avrupa'nın büyük bölümünü Fransız ihtişamı bayrağı altında toplayarak geldi. Bu, 'istediğimi yaparım' diyen emperyal ve sömürgeci bir zihniyetti.
"ZELENSKIY REJİMİ TARİHİN KORKUNÇ BİR TEKRARI"
Bu zihniyetin izleri bugün de uluslararası arenada görülüyor. Ama başarılı olamadılar. Napolyon döneminde Ruslar Paris'teydi ve o hızlı servis talepleriyle ünlü 'bistro'ları çlıkardılar. Ardından Hitler, neredeyse tüm Avrupa'yı bayrağı altında topladığında, Ruslar bu kez Berlin'deydi. Hitler'in açıkça Nazi bayrağı altında topladığı halklar gibi, bugün de birçok ülke -hemen yanı başımızdakiler dahil- Soğuk Savaş sonrasında Sovyet halklarına yönelik soykırımdaki paylarını temize çıkarmaya çalıştı.
Zelenskiy rejimi ise bu tarihin korkunç bir tekrarıdır. Komedi değil çünkü Zelenskiy'in ve onun Batılı efendilerinin oyunları için çok fazla can verildi. Bu, nihayetinde Nazi yasalarını kabul eden bir rejimdir. Büyük Vatanseverlik Savaşı'ndaki ortak zaferimizin anıtlarını yıkan, Nürnberg Mahkemesi tarafından mahkum edilmiş Bandera ve Şuheviç gibi işbirlikçileri kahramanlaştıran ve Nazi ideolojisini canlandıran bir rejim, Batı'nın gerçek niyetlerini tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Gördüğümüz üzere, bu niyetler hiçbir yere kaybolmadı. Tek bir amaca hizmet ediyorlar; Rusya'nın asla kendini güvende hissetmemesi için, her türlü Rus karşıtı nefreti yeşerten o Nazi-vari yöntemlere yeniden başvurmaya hazırlar.
🟥RUSYA-UKRAYNA BARIŞ İHTİMALİ YAKIN MI?
Sayın Bakan, ABD ve Ukrayna arasında tartışılan güvenlik garantileri anlaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Mevcut koşullar altında, Amerikan heyetinin Sayın Başkan Putin ile gerçekleştirdiği son görüşme somut sonuçlar doğurdu mu? Ve sizce yakın vadede barış ihtimali ne kadar gerçekçi görünüyor?
ABD ve Ukrayna arasındaki güvenlik anlaşması konusunu yorumlamayacağım. Birincisi, böyle bir belgeyi görmedik. İkincisi, özellikle ciddi çatışma çözümü müzakerelerinin içeriğini kamuoyuna sızdırmak gibi bir geleneğimiz yok. Ancak Zelenskiy, Dışişleri Bakanı Kuleba ve diğer Ukraynalı yetkililerin her fırsatta bahsettiği, ABD ile yapıldığını söylediği bu anlaşmayı gerçekten görmedik.
Görüyoruz ki, bazı taraflar tüm diplomatik nezaket ve etik kurallarını hiçe sayarak, sorumsuzca bilgi sızdırma konusunda adeta Fransız mevkidaşlarını örnek alıyor. Biz böyle alışkanlıklara sahip değiliz ve herkesin müzakerelere ciddiyetle yaklaşması gerektiğine inanıyoruz.
ZELENSKIY, AVRUPA'YI TRUMP'A KARŞI 'YUMUŞAK KALDIĞI' İÇİN ELEŞTİRİYOR
Nitekim, Zelenskiy'in 'Evet, ABD ile bir güvenlik anlaşmamız var, %100 hazırız. Toprağımızdan vazgeçmeyeceğiz ve Zaporojye Nükleer Santrali'nin kontrolünü nasıl geri alacağımızı da planlıyoruz' şeklindeki açıklamalarını medyadan öğreniyoruz. İçimde öyle bir his var ki, burada galip gelenin sesi duyuluyor. Yalnızca Donbas'ta, Novorossiya'da değil, tüm Avrupa sahnesinde galip gelenin. Avrupa, ABD ile Trump döneminde başlayan çatışmasında, şimdi Biden politikasını izlemeye zorlanıyor.
Avrupa açıkça gücünü fazlasıyla abarttı ve diplomatik nezaketi bile gözetemedi. Dünya sahnesinde yeni başkanın politikasına saygıyla yaklaşamadı. İşte bu noktada Zelenskiy devreye giriyor ve Avrupa'yı Trump'a karşı fazla yumuşak davrandığı için eleştiriyor. Onlardan daha sert olmalarını ve savaşa daha aktif destek vermelerini istiyor.
"UZUN BİR ATEŞKES KABUL EDİLEMEZ"
En az 60 günlük, hatta daha uzun bir ateşkes bizim için kabul edilemez. Çünkü bu operasyon süresince gördük; Her ateşkes, Ukrayna'nın yeni silahlarla donatılması, rejime nefes aldırılması ve şehir sokaklarından toplanan insanların cepheye 'piyade eti' olarak sürülmesi için kullanıldı. Amaç, Rusya'ya karşı savaşa devam etmek için güç toplamaktı.
Şimdi ise 'güvenlik garantileri' konuşuluyor. Ukraynalı liderler ve Avrupalı bakanlar, bu garantilerle gurur duyuyor ve bunların çatışmanın yeniden başlamasını engelleyecek anahtar olduğunu söylüyor. Bu, tamamen farklı bir kapının anahtarı olacak. Çünkü eğer derinlemesine bakarsak, Zelenski rejiminin arkasındaki güçler, aslında yasadışı ve meşruiyetini kaybetmiş bu rejimin varlığını garanti altına almaya çalışıyor. Unutmayalım, bu rejimin kökleri 2014 Şubat'ındaki darbeye dayanıyor. Bugün de aynı rejimin ardılları iktidarda ve Batı'nın kuklası olarak Rusya Federasyonu'nu sürekli tahrik etmeye, güvenliğimize yönelik tehditler oluşturmaya devam ediyor.
GÜVENLİK GARANTİLERİ VE İSTANBUL MÜZAKERELERİNİN PERDE ARKASI
Bu arada ilginç bir detay; Bu konuyu Türk dostlarımla çok önceden tartışmıştım. Hatta AGİT gibi platformlarda Batılı meslektaşlarla yaptığımız kısa temaslarda bile herkesin dilinde hep aynı şey vardı: Güvenlik garantileri, güvenlik garantileri. Nisan 2022'de İstanbul'da dürüstçe şekillendirilen güvenlik garantilerinden bahsediyoruz. O zamana kadar yapılan üç tur müzakere sonucunda, Türk dostlarımızın mükemmel organizasyonuyla ortaya çıkan garantiler. Zaten müzakereleri, operasyonumuzun başlamasından kısa süre sonra Ukrayna tarafı talep etmişti. Önce Belarus'ta başladık, ardından İstanbul'a geçtik. Birkaç turun ardından, Ukrayna'nın inisiyatifiyle çözüm ilkeleri üzerinde mutabakata varıldı. Ve orada da güvenlik garantileri vardı. Ancak o garantiler hem Rusya'yı hem Ukrayna'yı, hem de tüm jeopolitik bölgeyi kapsıyordu; Avrupa garantilerini içeriyordu. Bu garantileri yalnızca ABD, Fransa, İngiltere değil; Çin ve Rusya dahil BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi sağlayacaktı. Ayrıca, Almanya ve Türkiye'nin de bu garantör ülkeler arasına katılması önerilmişti. Ve bu bizim formatımız değildi; onaylanan formatı Ukraynalılar önermişti. O metinde, güvenlik garantilerinin ne anlama geldiği açıkça yazılıydı: Ukrayna topraklarında yabancı askeri üsler olmayacak, tüm garantör ülkelerin onayı olmadan yabancı katılımlı tatbikatlar yapılmayacaktı. Çok detaylı ve somut olarak belirlenmişti. Eğer bir taraf bu garantileri ihlal ederse, garantör ülkeler bu ihlalleri durdurmak için harekete geçmek zorundaydı. Alınacak önlemler ise, Kuzey Atlantik Antlaşması'nın (Washington Antlaşması) 5. Maddesi'nin ruhuna uygun olarak tanımlanmıştı.
"İSTANBUL'DA ANLAŞMIŞTIK"
Biz bunu kabul ettik ve Sayın Başkanlar Putin ile Erdoğan bu konuyu defalarca görüştü. Ancak ardından, dönemin İngiltere Başbakanı Boris Johnson Kiev'e geldi ve Ukraynalılara, paraphe edilmiş bu belgeyi imzalamalarını yasakladı. Oysa bu belge, ayrıntılı bir barış anlaşmasının temeli olacaktı. O dönem Ukrayna heyetinin başkanı olan ve bugün de parlamentodaki başkanlık partisi grubunun lideri David Arakhamia, bunu defalarca röportajlarında açıkça dile getirdi; 'Her şey hazırdı, ama Boris Johnson; 'Hayır, olmaz' dedi.' Bu durum, Ukrayna rejiminin ne derece bağımsız olduğunu ve eski sömürgeci güçlerin yöneticilerinin 'herkese liderlik etme' alışkanlığını ne kadar sürdürdüğünü de gösteriyor. Bu alışkanlıktan kurtulmak çok zor. İşte bu nedenle, şimdi konuşulan sözde 'güvenlik garantileri', aslında meşruiyetini kaybetmiş bir rejimi güçlendirmeye yöneliktir.
Tekrar Türkiye örneğine dönecek olursam, bu rejim bir halkın tüm dilini iptal etmiş, kanonik Ortodoks Kilisesi'ni yasaklamış ve kendini İstanbul Patrikhanesi'nin – ki onun da Batı'nın elinde, Ortodoksluğu parçalamak için kullanılan bir piyona dönüştüğünü görüyoruz – basit bir piyonu haline getirmiştir. Biden yönetiminin desteğiyle başlayan bir süreç bu.
