Kaydet
a- | +A

Çocuksuz parklar, sahipsiz köpekler, koşan insanlar, ışıltılı vitrinler gürültülü bir megakent gecesinin çoktan başladığını haber veriyordu...

BABALAR SESSİZ SEVER...

Akşam maviliği içinde yüksek, siyah bir kalenin belli belirsiz hayali gibi yükselen gökdelenlerin ışıkları; yıldız yıldız parıldıyor… Kesintisiz akan trafiğin korna ve motor seslerini aralıksız esen rüzgâr; derin bir uğultu hâlinde her tarafa yayıyordu… Ciyak ciyak bağrışan martı sürüleri, ufkun kızıllığına doğru uçup kaybolurlarken, egzoz kokan havanın hüznünü daha bir artırıyordu. Lacivert deniz gittikçe koyulaşıyor, yakamozlar üzerine düşen gemi silüetleri uzadıkça uzuyordu. Apartmanların birbirini örten geometrik gölgeleri, çocuksuz parklar, sahipsiz köpekler, oradan oraya kaçışan kedicikler, koşan insanlar, ışıltılı vitrinler gürültülü bir megakent gecesinin çoktan başladığını haber veriyordu...

Mahalle mektebi, koyu bir kütle hâlinde öylesine sessiz ve sakin duruyordu. Yüzlerce talebenin çınlattığı kocaman bahçe şimdi bomboştu. Bir kuytu köşesine sinercesine oturmuş iki kafadar, yabancı biri olur endişesiyle, sık sık başlarını kaldırarak etrafa bakıyor, kendilerinin duyabilecekleri bir ses tonuyla, oldukça da heyecanlı sohbet ediyorlardı...

Sağa sola serpiştirilmiş kitap, defter yaprakları, bir köşede unutulmuş eşofmanlar; kim bilir hangi yaramazlardan geriye kalmıştı? Yakındaki cami-i şeriften çıkan cemaat, ikişerli, üçerli dar sokaklardan geçerken neler konuşmuyorlardı ki? Öksürenler, aksıranlar, zoraki de olsa boğazlarını temizleyenler, selamlaşanlar, vedalaşanlar, tavsiyeler, duâ alıp verenler daha neler neler?

“Hadi bizim haneye!”

“Yok olmaz, bize gidelim!”

“Bugün kahveler benden.”

"Aman üstadım bizi de unutmayın!” diye ne iltifatlar, davetler, temenniler onları hiç alakadar etmiyordu. Kendi âlemlerindeydi.

Doğru olana kızma!

Kimseye kuyu kazma!

Evlat söz ver Allah’a!

Sakın tevbeni bozma!

Uzun saçlı, iri ela gözlü, gülen bakışlı Abdullah, arkadaşının anlattıklarına çok şaşırmıştı. “Neler söylüyorsun a arkadaşım?” diyecekti diyemedi, yutkundu. Esefle dinlediği Murat ismindeki bu arkadaşı, yaşından büyük gösteren, zayıf, çelimsiz bir memur çocuğuydu. Kaç haftadır onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Daha yakın bir zamanda tek başına, babasına götürmüştü ama baba çok meşguldü, zaman bulup dertlerini anlatamamıştı.

Murat’ın son kararı; evden kaçmak olmuştu. Abdullah bu genç arkadaşına lakayt kalamıyor “bana ne” diyemiyor, onu içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtarmaya çalışıyordu.

- İşte yakinen gördün, şahit oldun Abdullah kardeş; babam beni sevmiyor!

- Son kararın mı?

- Evet, sevmiyor!

- Böyle olmaz! O seni sevmese de sen babanı seviyorsan; ne et et bu meseleyi onunla konuş Murat!

- Ne konuşacakmışım?

- Çok şey!

- Boş ver aman! Herkes biyolojik baba olabilir fakat “HAKİKİ BABA” olamaz!

- He gülüm; he he de gitsin o zaman! Ne söylediğinin farkında mısın Murat? Babalar evlatlarını severler, hem de çook!

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR