Doksanlardan sonra renklerimizi kaybettik. Yapılan araştırmalar iki binli yıllardan sonra her şeyin grileştiğini gözler önüne seriyor. Kullandığımız eşyalar, giydiğimiz kıyafetlerden, evlerimize kadar... Her şeye hâkim olan üç ton var; siyah, gri ve beyaz.
Şu an popüler kültürde bunlar kültürel estetik, yatırım güvenliği, algoritmik tasarım gibi terimlerle açıklansa da ben böyle olduğunu düşünmüyorum. Bu "renksizleştirme" işinin arkasında dünyayı yönetmeye çalışan fikir adamları var.
Renkler insanların zihin dünyasında birçok etkiye sahip. Yapılan bir araştırmada depresyon hastalarına "ruh hâlinizi hangi renk temsil ediyor?" sorusu yöneltildiğinde, cevap gri oluyor. İnsan üzgün olduğunda dünyayı daha gri görüyor. Çünkü üzüntü nedeniyle düşen dopamin seviyesi, retinadaki kontrast algısını zayıflatarak renklerin beyne daha soluk ve gri iletilmesine neden oluyor.
Aynı tonlarda sokaklar, grinin siyahın binbir tonu apartmanlar, gri mantolu insanlar. Grileşen ev eşyaları, tek tip ev dizaynları...
İstenen şey ise: "Tek tip insan, herkes aynı şeylerden hoşlansın, herkes aynı şeyleri satın almak istesin." Çünkü grileşen dünyada, tek tip olan insan topluluğuna "grileşen objeleri satmak, bu mekanlara yönlendirmek" daha kolay, daha maliyetsiz onlara göre. Hayat onların cebini dolduran bir algoritma. Biz renklerimizi kaybettik fakat onlar cebini doldurdu. Renklerimizi alıp, algılarımızı kolayca yönetmeye başladılar ve tasarladıkları hayatı bize yutturdular. Grileşen beton yığınlarının arasında gökyüzünü görebileceğimiz ufak bir aralık arar hale geldik. Evlerimiz ise ruhsuz mobilya vitrinlerine döndü. Kıyafetlerimiz soluk ama hepsi modaya uygun.
Robotlaşan şu çağda renklenmek tamamen "dışlanma" sebebi." Herkesle aynı düşün, aynı şeyleri giy, aynı şeylerden ye" toplum seni kabullensin. Ama içindeki renkleri ortaya çıkarırsan dışlanırsın! Sus ve itaat et... Bu konuya devam edeceğim.
Amine Kübra Salar
ŞİİR
Rahmetle anılırsın
Ali Dede derler Giresun Çamoluk’tan,
Hayır-hasenatı vardır kendi elinden.
Çeşmesi, camisi yolu köyünden,
Rahmetle anılırsın Ali Dede sen.
Akar çeşmelerden kömür yoluna,
Nice canlar ısınır senin hayrınla,
Emekler harcamışsın sen hep bu yolda,
Rahmetle anılırsın Ali Dede sen.
Dil dökmemişsin yad ellere bedenen,
Çalışıp kazanmışsın; olmuş seyfi, safadan.
Hüseyin gibi evlat olmuş Ali Dede’den,
Rahmetle anılırsın Ali Dede sen.
Model olmuşsun aile ocağına,
Emektar olmuşsun şehrine, bucağına.
Fakir fukara için açılan kucağına,
Rahmetle anılırsın Ali Dede sen.
Mazinin işleri bugün izlerde bulunan,
Yapılan işler, Fatiha ile rahmetle anılan…
“Bu da Ali Dede’nin hayrıdır” diyen,
Rahmetle anılırsın Ali Dede sen.
Ardahanlı Öner Görmüş-Kağıthane
TARİHTEN BİR YAPRAK
ABDULLAH HAN: Mâverâünnehr bölgesinde kurulan Şeybani Hanedanlığının büyük hükümdarlarından. 1533 senesinde doğdu. Babası İskender Han, duasını almak için büyük âlim Ubeydullah-ı Ahrar’ın talebesi ve zamanın âlimi Hace Kasım Kaşani’ye götürdü. Hace Kaşani, Abdullah Hanın salih bir kişi olması için dua ettikten sonra “Bu çocuk, ileride büyük bir sultan olacak” dedi ve belindeki deve tüyünden yapılmış olan kuşağını çıkarıp Abdullah Hana sardı. Onun, âlimler elinde terbiye edilmesini tavsiye etti. Aklı ve zekâsının çokluğu, üstün kabiliyeti ile devrin kıymetli âlimlerinden ders alarak çok iyi bir şekilde yetiştirildi. Kur’ân-ı kerimi, akli ve nakli ilimleri ve devlet idaresini çok mükemmel öğrendi.
16. asırda Mâverâünnehr ve Türkistan’da en büyük Özbek Hanı olan Abdullah Han, memleket içinde merkeziyetçi bir idare, dışarıda da güçlü ittifak sistemleri kurdu. Maveraünnehir’e sulh, sükûn ve huzur getirdi. Adaleti ve refahı sağladı. İmara ehemmiyet verdi.

