MURAT ÖZTEKİN

MESELE AĞAÇ DEĞİL!
İbrahim, yıllar evvel eşi ve oğlunu terk ederek bir kadının peşinden Paris’e giden vefasız bir adamdır… Kansere yakalanıp hastalığı son evreye ulaştığında, İstanbul’daki oğlu Ömer’in yanına gelir… Ölmekte olan adamın son isteği köylerindeki bir ağacın altına gömülmektir. Her nasılsa Ömer onu kabul eder. Baba oğul birlikte çıktıkları seyahatten sonra vardıkları köyün çok değişmiş olduğunu görürler. En mühimmi İbrahim’in, elleriyle diktiğini söylediği zeytin ağacının bulunduğu tepe ziyaretgâh olmuştur. Artık köyün imamı dışında herkes, Hazreti Nuh zamanından kaldığına inandıkları ağaç ve etrafının mübarek bir yer olduğundan emindir. Ama İbrahim de kararında ısrarcıdır…
Cenk Ertürk’ün ilk filmi olan “Nuh Tepesi”nde işte böyle sallantılı bir taşra hikâyesi var. Malumunuz Nuri Bilge Ceylan’dan sonra Türk sinemacıların taşra kültürüne olan rağbeti 1960’larda olduğu gibi yeniden canlandı ve sonunda birbirinin tekrarı filmler ortaya çıkmaya başladı. Doğrusu Ertürk’ün “Nuh Tepesi” de aynı yoldan gidiyor. Eserde bir adamın kavgası ve oğluyla münasebeti üzerinden Türkiye’ye dair çıkarımlarda bulunulmaya çalışılıyor. Bu da “Ahlat Ağacı”nı ziyadesiyle hatırlatıyor.
Cenk Ertürk, kariyerinin ilk eserinde Halûk Bilginer ve Ali Atay gibi iki usta oyuncuyu başrollerde bir araya getirmeyi başarıyor. Mehmet Özgür, Hande Doğandemir ve Arın Kuşaksızoğlu da filmin oyuncu kadrosundaki isimlerden oluyor…


Eser, yıllarca birbirini görmemiş baba ve oğlunun çıktığı yolculukla başlıyor. Bir nevi “gizli intikam” hissi ön plana çıksa da Ömer’in babası için yaptığı yolculuktaki motivasyonunu anlamakta zorlanıyoruz. Böylece eser daha en başında muhkem bir temelden yükselmiyor. Sonra zeytin ağacının dibine gömülmek isteyen İbrahim ile köy halkının çarpışması üzerinden Türkiye’nin bürokratik düzenine dair göndermelerde bulunuluyor, nihayetinde tepeye doğru çıkıldıkça “küflenmiş” bir “din istismarı” hikâyesi sunuluyor. Köyün öğretmeni zeytin ağacının faziletine inanırken imam ağacın sonradan dikildiğini savunarak farklı düşünüyor.

ZAMANE İMAMLARI
Filmdeki imam karakteri, Türk sinemasında din adamlarına karşı değişen bakış açsının tezahürlerinden biri oluyor. İstisnalar bir yana, özellikle 1970’lerde nahoş tipolojilerle sunulan imam karakterleri, günümüzde karşı tarafa çekilerek seküler söylemlere ses veren kişiler olarak tasvir ediliyor. Mesela Tolga Karaçelik’in “Kelebekler”indeki var oluş sancısı çeken imam böyleydi.  “Nuh Tepesi”nde her ne kadar “seküler” bir imam tiplemesi görmesek de halkın yaptıklarına karşı çıkan “makbul” bir karakter çiziliyor (‘Ahlat Ağacı’ndaki İmam Nazmi gibi). Böylece ideolojik olarak da bir denge unsuru meydana getirilmiş oluyor.

AMATÖR KOKU
Filmde Halûk Bilginer ve Ali Atay’ın tesirli oyunculuk performansları dikkat çekiyor ama kontrol sanki yönetmende değil gibi... Görsel yönetmen Federico Cesca’nın ortaya koyduğu sinematografi ise oldukça ustalıklı...
Hasılı büyük mefhumlar üzerine konuşmaya çalışan ama bunun ağırlığı altında kalan bir film var karşımızda. Hikâyenin karanlık kısımları bir gizemin parçası değil, izah yetersizliği gibi duruyor. Edebî referanslar verme telaşı ve zaman zaman hava duran diyalogların olduğu “Nuh Tepesi”nde ilk filmlerin amatörlük kokusunu fazlaca hissediyorsunuz. Filmi seyrettikten sonra sinemacıların Türkiye’deki başka “dokunulmazları”  işleme konusunda niçin hevesli olmadıklarını da düşünmeden edemiyorsunuz…

ÇANAKKALE'NİN BİR BAŞKA YÜZÜ
Yakın tarihin en dramatik hadiselerine sahne olan Çanakkale Harbi’nin tükenmeyen hikâyeleri var. Yönetmenliğini Hüseyin Özden ve Hakan Kurşun’un yaptığı “Mendilim Kekik Kokuyor” da zaferin arka planında kalan yıkımlardan birine temas ediyor.

Filmde başrolleri Willma Elles ve Mehmet Çevik paylaşıyor. Anadolu’nun bir kasabasından açılan hikâye şöyle: Amca çocukları olan Hasan ve Yusuf, Elif’e sevdalı iki gençtir. Elif ise Hasan’ı beğenir. Bu esnada harp kapıyı çalar; eli silah tutan erkekler askere çağrılır. Ancak Yusuf, yalan söyleyerek Elif’in Hasan için işlediği kekik kokulu mendili gizlice alır ve amcaoğluyla birlikte cephenin yolunu tutar. Cepheye yaptıkları bu yolculuk esnasında Rüstem çavuşla karşılaşan kuzenler, Anzak askerlerine esir düşerler. Gençler bir yandan hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da yürek sancısı çekerler. Film, Çanakkale Savaşlarının 100. Yılı Senaryo Yarışması’nda birincilik ödülü alan A. Kadir Bozkurt’un imzasını taşıyor.

KARLA KARIŞIK MİZAH
Avrupa sinemasından film devşirme kolaylığına sıkça başvuran Hollywood, zaman zaman “Ne gereği vardı?” sorusunu sordurmadan edemiyor. Ruben Östlund imzalı İsveç yapımı kara komedi filmi “Turist”in (Force Majeure) yeniden çekimi “Yokuş Aşağı” (Downhill) da aynı minvalden bir eser. Altı sene sonra yapılan yeniden çekimin yönetmen koltuğunda Nat Faxon ve Jim Rash ikilİsi var. Oyuncu kadrosu ise bu defa Julia Louis-Dreyfus, Will Ferrell, Miranda Otto ve Zach Woods gibi isimlerden meydana geliyor. Ama Kristofer Hivju tekrar kadroda.


Filmde temel hikâye orijinaliyle aynı: Billie ve Pete çocuklarıyla birlikte Alplere kayak tatiline gitmiştir. Her şey normal başlarken terasta bir yemek esnasında kontrollü çığ düşürülür. Hiç kimsenin zarar görmediği bu durumda çocuklar çok korkarken evin erkeği Pete, telefonunu alıp kaçar. Billie ve çocuklar hayal kırıklığına uğrar ama durumu dillendirmezler. Ancak içlerine oturan bu basit hadise kartopu gibi büyüyüp bir aileyi tehdit eden ‘çığ’a dönüşür… Üslubunda Amerikan tesirinin olduğu film maalesef orijinal bir şey vaat etmiyor. Minimalist bir anlatımı olan ve bu yüzden herkesin hazzetmeyeceği eserde yine aile olma üzerine sorular soruluyor ve dümen absürt fikirlere doğru kırılıyor. Ancak “Yokuş Aşağı”, dünyada kadın erkek rollerinin geldiği noktayı göstermesi bakımından dikkate değer.

"BELİRSİZLİK" FİLMLERİ GELİYOR
Pera Film, her ayın ilk Cuma günü gerçekleştirilecek yeni bir gösterim programı ve konuşma serisi başlatıyor. Altyazı Sinema Derneği iş birliğiyle organize edilen “Siste Bir Şey Var!” başlıklı program, yoğun belirsizlik hâllerinin mevzu edildiği altı filmden meydana geliyor. Yeşim Tabak’ın küratörlüğünde gerçekleştirilecek programda gösterimlerin ardından söz konusu filmin sanatsal yaklaşımıyla özel bir bağ kuran sinema yazarı ve sanatçıların sohbeti olacak. Programın ilk gösterimi, seriye adını da veren John Carpenter’ın Amerikan klasiği ‘Sis’ filmiyle bugün başlayacak. Gösterim sonrasında gerçekleşecek sohbette, Kutlukhan Kutlu ve Yeşim Tabak sis mefhumunu bugüne geniş anlam çerçevesiyle ele alacak.

HAFTANIN DİĞER FİLMLERİ
¥ “Seberg”
¥ “Zengo”
¥ “Sabit Kanca: Son Soru”
¥ “Hayal Adası”

EN ÇOK SEYREDİLENLER
¥ “Bayi Toplantısı” 205 bin 810
¥ “Eltilerin Savaşı” 172 bin 443
¥ “Kaptan Pengu ve Arkadaşları” 95 bin 235
¥ “Kirpi Sonic” 38 bin 926
¥ “Görünmez Adam” 37 bin 81